Nehcü’l-Belâğa’da Kur’ân

04 December 2025 56 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 11 / 13
  • Kur’ân ilâhî bir nurdur ve onda hiçbir belirsizlik yoktur. Bir yandan müteşabih âyetleri şâmildir, bir yandan da misdak zikretmeksizin genel kanun ve hükümleri açıklamaktadır. Örneğin; “nifak” virüsünün muhtelif çehreler barındırdığını beyan eden bir tabir olan, “bir şeyin içinden/arasından geçmek, bir şeyden çıkmak:مرق” ifadesi, “anlaşmayı bozmaنکث:” ve “adaletقسط:” gibi Kur’ânî kavramlarda, kişilerin muhkem âyetlere rücu etmeksizin bu türden âyetlere kusur izâfe etmesi mümkündür. Böylesi durumlarda Kur’ân’ın rehberliğinde, konuşan Kur’ân olan pak ıtrete (a.s) müracaat edilmelidir; bu sayede, birkaç anlamı birden yüklenebilen bir âyetten, örneğin “münafık” tabiri ile ilgili olarak, uygunsuz bir anlam çıkarılmamış olur.

Bu bağlamda Hz. Ali (a.s), Abdullah bin Abbas’ı Hariciler’e ihticac etmesi için gönderdiği sırada ona şöyle buyurmuştur: Sünnet de tıpkı Kur’ân gibi müteşabihleri de şamil olmasına rağmen; söz, davranış, yazı ve sükût vb.’nin toplamıdır ve bu misdaklardan herhangi birinin vücut bulması halinde genel kanun ve küllî kaideler de bunlardan sadır ve zahir olacaktır. Bu yoldan başkası, münafığın kabul ettiği bir yoldur ve kapalıdır. Hz. Ali (a.s) dışında kimse Rasûl-i Ekrem (s.a.a)’nin sünnetinden zuhur eden şeylerin tamamına vakıf olabilmiş değildir. O, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Rasûlullah (s.a.a)’ın sahabelerinin tamamı, ona sürekli soru soran kimseler değillerdi. Öyle ki onu dinleyebilmek için bir bedevînin ya da bir yabancının gelip ona soru sormasını bekliyorlardı. Ancak ben aklıma takılıp da sormadığım ve ezberlemediğim hiçbir şey bırakmadım.” (a.g.e., 210. Hutbe). Alevî ilmin ihatasını sunan bu pasaj, ikinci bölümde arz edilmişti. Bu yolla Hz. Ali (a.s) meydan okuma kisvesiyle veya ilâhî bir nimet olan gayb ilmi için şükrünü eda etmek maksadıyla şu ifadeleri beyan etmiştir: “Allah’a andolsun ki eğer istersem, sizden her birinize çıktığınız ve girdiğiniz yerleri ve büründüğünüz tüm hallerinizi haber verebilirim. Ancak benden dolayı Rasûllah’a dair küfre düşmenizden korkuyorum.” (a.g.e., 175. Hutbe). Elbette böyle kâmil bir vukufiyetin menşei, Ali bin Ebî Tâlib (a.s)’ın, ilâhî bir ilme mazhar oluşudur ve bu duruma da şu âyet bir delil teşkil etmektedir: “(Ey Muhammed!) Ne işte olursan ol, Kitaptan ne okursan oku! Ey insanlar! Ne yaparsanız yapın, siz o işe daldığınızda Biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre miktarı bir şey Rabbinden gizli kalabilir! Bundan daha küçüğü de daha büyüğü de apaçık bir Kitapta kayıtlıdır.” (Yûnus Sûresi, 61). İşte böylece kâmil insan Allah’ın izniyle adım adım, Kitab-ı Mübin, İmam-ı Mübin v.b olacaktır.

3. Nehcü’l-Belâğa’da Kur’ân’ın Gâyî Nizamının İncelenmesi

İlliyyet ve ma’lûliyyet kanununda kural şudur: Her fiilin bir fâ’ili ve hedefi vardır. Yani hiçbir fiil, onu yerine getiren/başlatan bir fâ’il olmaksızın şans eseri meydana gelmemektedir ve hiçbir iş/oluş da hedefsiz değildir. Elbette bu işlerin/oluşların birbirlerinden farklı olmaları hasebiyle hedefler de muhtelif olacaktır. Aynı şekilde fâ’iller de farklıdır. Bu genel kanundan hiçbir fiil müstesna olmamıştır ve olmayacaktır. Ama fâ’illerin farklı olmalarının etkisiyle bazı varlıkların, zâti olmayan özel bir hedef taşımaları mümkündür. Böylece bu özel hedef gereğince kendi ve hedefi arasında özel bir fiil vasıtasıyla irtibat kuracaktır. Bu yolla, fâ’il ve hedef arasındaki irtibatı kuran bu özel fiil, belirlediği hedefine ulaşmış olacaktır. Bu duruma mukabil olarak, varlıkların bir diğer kısmı da (bir önceki gruptan farklı olarak), zâtî olmayan özel bir hedef taşımadıklarında da özel bir fiili yerine getirme vasıtasıyla kendileri ve söz konusu hedefleri arasında bir irtibat kurabilmekte ve bu özel irtibat sayesinde de hedeflerine ulaşabilmektedirler. Nedensellik (illî-ma’lûlî) kanununda böyle bir varsayım mümkün olmakla kalmayıp aynı zamanda zorunludur da. Çünkü eşya/varlık nizâmında fâ’iller silsilesi/zincirinin mutlak surette fâ’il-i bizzâta/ilk fâ’ile erişmesi gerekir, ki bu fâ’ilin illiyeti/nedenselliği, zâtının kendisidir ve ilk fâ’il/ilk illet olabilmesi için herhangi bir fâ’ile ihtiyacı yoktur. Çünkü o, bizzat fâ’ildir ve gâyî nedenselliği de yine zâtındandır ve onu bu makamda tamamlayacak başka bir gâyî nedene muhtaç değildir. Aksi takdirde “devir ve teselsül” sorunu meydana gelir. Dolayısıyla varlık âleminde, zâtî suretteki bir ilk gâyînin varlığı zorunludur.

 “Tevhid” burhanında şöyle bir kanun arz edilmektedir: Zâtî ve sınırsız kemallerinin tamamının, zâtının kendisinden kaynaklandığı birden fazla vâcib-i bizzât yoktur. Dolayısıyla tüm eşyanın ilk fâ’il-i bizzâtı olan Allah, bunların tamamı için aynı zamanda ilk gâyî-i bizzât’tır. Her fâ’il, kemale ulaşmak maksadıyla bir fiili yerine getirir. Fakat eğer sonsuz ve mutlak kemal bir fiili yerine getirirse, amacı fâ’ile ulaşmak ve fâ’ilin yakınlığıdır; bundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu tür durumlarda hedef sadece fâ’ildir, ondan başka bir şey değildir. Allah Kur’ân’da şöyle buyurmuştur:

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar