Hz. Ali (a.s), halkın bir bölümünü aldatmak ve tuzağına düşürmek için düzen kuran, bu amaçla kendini âlim olarak tanıtan; lâkin batınının hilekârlıktan ibaret olduğu bir şahıs için şunları söylemiştir: “Bir diğeri ise âlim olarak adlandırılmasına rağmen âlim değildir. Bazı cahillerden cahillikler, bazı sapkınlardan sapıklıklar almıştır. İnsanlara aldatıcı ve yalan sözlerle tuzaklar kurar. Kitabı kendi görüşlerine göre anlamlandırıp tefsir eder ve hakkı kendi arzularına atfeder… “Bid’atlerden uzak dururum.” der, halbuki onların içinde yatar. Görüntüsü insan suretinde, lâkin kalbi hayvan kalbidir. Hidayet kapısını bilmez ki onu izlesin, körlük kapısını bilmez ki ondan uzak dursun! Bu kimse dirilerin ölüsüdür.” (a.g.e., 87. Hutbe). Kendi görüşünü Kur’ân’a yükleyen, bir fayda elde etme uğruna onu kendi görüşüne göre tefsir eden ve de başkalarını aldatıp tuzağına düşürmek için tasarrufuna aldığı tefsiri kullanan kimse, insan suretinde bir tuzak ve yaşayan bir ölüdür. Onun bâtını diri bir hayvan ve ölü bir insan misalidir. Ama Hz. Bakiyyetullah (Ruhumuz onu Yaradan’a feda olsun) gibi kâmil bir insan, tedvînî Kur’ân hakkında, tekvinî Kur’ân konusundaki görüşünün aynısına sahiptir. Yani, tekvinî varlık nizâmında tüm eşyanın Allah’ın iradesine tâbî olması gibi; tedvinî ve ilmî nizâmda da tüm ilimler, mefhumlar ve maarif Allah’ın ilmine tâbîdir ve bunların tamamı hikmet sahibi bir Kur’ân olarak tecelli etmiştir.
Bundan dolayı Hz. Ali (a.s), zâhirde insan görünenlerin karşı kutbunu oluşturan ilâhî ve kâmil insan hakkında şunları ifade etmiştir: “Hidayeti arzuya atfettiklerinde o, arzuyu hidayete atfeder. Kur’ân’ı kendi görüşlerine atfettiklerinde o, görüşü Kur’ân’a atfeder.” (a.g.e., 138. Hutbe). Kendi görüşünü ilâhî vahye atfeden ve Kur’ân’ı hevâsına yükleyen kişi ya ifrat ya da tefrit etmiştir. Zira böyle bir işin menşei, cehalet ve dalâletten başka bir şey değildir. Cahil kimse ya sapkındır ya da ifrat veya tefrite düçar olmuştur ve bunların her ikisi de cennet lütfunu vebale dönüştüren dalâlet yoludur. Emîre’l-Mü’minîn (a.s) şöyle arz etmiştir: “Muhammed (s.a.a)’nin O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederiz… O, güvenilir olarak görevini eda etti ve hak yolunu izleyen biri olarak dünyadan ayrıldı. Aramızda hakkın bayrağını bıraktı. O bayrağı geçen dinden çıkar, gerisinde kalan yok olur. Ondan ayrılmayan ise hedefe ulaşır.” (a.g.e., 100. Hutbe). Şaşırmış ve haddini aşmış bir müfrit ve yine muhtelif suretlerde batıla bulaşmış müferrit olmaktan kurtulmanın sırrı, vahyin vahiyle tefsiridir. Sırât-ı müstakîm, yegâne kurtuluş yoludur. Zira o yoldan sapmak ve dönmek dinden çıkmak demektir ve sonuç itibariyle helâk sebebidir. Bunun aksi olarak, her yönden bu yola mukayyet olunup uyulduğu takdirde de insan daimî surette itikadî ve ilmî istikrara kavuşacak; neticede de sırât-ı müstakîmin aslına bağlı kalarak hedefine nâil olacaktır.