Bu sözlerle ifade edilmek istenen, İmâm Ali (a.s)’ın Hakk Teâlâ’ya itaat ve kullukta nihâî merhaleleri kat etmiş ve tam bir ihlâs makamına ulaşmış olmasıdır. Bu sebeple, başkalarının teşvik ya da serzenişinin, İmâm’ın ilâhî niyet ve tasarruflarında hiçbir etkisi olamaz. O, hakikati tanımış, ona inanmış ve bilinçli bir şekilde Allah yolunda yürümüştür. Hiçbir kınayıcının kınaması, onun o nur dolu gönlüne bir korku düşürememiştir.
3.1.11 Allah’ın Takdirine Râzı Olmak
“İtaat edenin itaati O’na bir fayda veremez. Rızıklarını aralarında paylaştırdı ve herkesi kendi yerlerinde karar kıldı.” (193. Hutbe).
“Onlar mı Rabbinin rahmetini paylaştıracaklar? Dünya hayatında onların maîşetlerini ve servetlerini aralarında paylaştıran Biziz. İnsanların bir kısmı, bir kısmını istihdâm/teshîr edebilsin diye, onları birbirlerinden farklı alanlarda üstün kılan Biziz.” (Zuhruf, 32).
Kulların rızıklarını, onların maslahatları esasınca aralarında taksim ettik. Bu konuya dair kimsenin bir görüş belirtme hakkı yoktur. Tıpkı rızık konusunda bazılarını bazılarına üstün kıldığımız gibi, risâlet konusunda da istediğimiz kimseleri seçtik. (Tabersî, c. 22, s. 217, 1360). Öyle ki Hakk Teâlâ, varlıkların yaratılışının ilk kaynağı olup, yaratılmışların rızkını bahşedendir. Yarattıklarının derecesi de (hikmete binâ olmuş ilâhî takdir gereği) birbirleriyle farklıdır: Bir kısmını kudret sahibi, bir diğer kısmını da muhtaç; bir bölümünü şerefli ve izzetli, bir diğer bölümünü de zelil kılmıştır. Bu derecelerin ve farklılıkların var olma sebebi, insanların rüşt bulmaları adına; ilâhî bir maslahat ve imtihan gereğidir ve zarûrîdir. O, kullarına muhtaç olmaktan Mutlak surette Ğaniyy’dir.
3.1.12 Muttakîlerin Vasıfları
“(Takvalıyı şu vasıflar üzere görürsün): Şehveti ölü, öfkesi yatışmıştır. Ondan yana hayır umulur ve şerden emin olunur.” (193. Hutbe).
Muttakiler, dünya meselelerinde farkındalık ve dikkat sahibidirler. Onlar bu özelliklerini yumuşak huylulukla harmanlamışlardır; öfke ve haşinlikten uzaktırlar. Tıpkı şu darbımeselde beyân edildiği gibi: “Ne seni yiyebilecekleri kadar lezzetli ol, ne de senden uzak duracakları kadar acı.” İşte bu ölçü, toplum huzurunda insanlarla iken sergilenmesi gereken “adalet” (=melekelerin ahlâkî bâbdaki itidâlleri) faziletinin bir tezâhürüdür. Biliyoruz ki yumuşak başlılık, bazen kişide olması arzu edilen tevâzûdan kaynaklanır ve bazen de taviz ve öngörüsüzlükten.
“Allah’a karşı gelmekten gücünüzün yettiğince sakının ve buyruklarına itaat edin. Kendi iyiliğiniz (hayrınız) için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Teğâbün, 16).
“Ey imân edenler, siz de Mûsâ’ya eziyet eden İsrâiloğulları gibi olmayın. Unutmayın ki Allah onu, kendisine karşı ileri sürdükleri iddialardan temize çıkardı… Ey imân edenler, Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin. (Ahzâb, 69-70).
Yukarıdaki âyette yer alan hitap, yalnızca Peygamber (s.a.a) zamanındaki mü’minlere has değildir. Bilakis kendisinden sonra gelip risâlet Peygamberinin (s.a.a) mukaddes ruhunu incitenler, onun dinîni küçümseyenler, zahmetlerini boşa çıkaranlar ve vasiyetlerini unutanlar da mezkûr hitabı şâmildir. Nitekim bazı rivayetlerde şöyle nakledilmiştir: “Ali (a.s)’a ve evlâtlarına zulmedenler de bu âyeti şâmildirler.” (Nûru’s-Sekaleyn, c. 4, s. 308). Şuhâlde, eğer aziz ve ilâhî Peygamberler, cahillerin ve münafıkların incitici sözlerinden emanda olamamışlarken, pâk ve mü’min kimselerin bu tür şahıslara müptela olmamaları düşünülemez. Nitekim İmâm Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların tamamının rızasını elde etmek ve insanların ağızlarını kapatabilmek mümkün değildir… Mûsâ’yı birtakım ithamlarla suçlayıp incitmediler mi? O derece ki, sonunda Allah onu temize çıkardı.” (Arûsî Huveyzî, c. 4, s. 309. Bkz: 193. Hutbe, 30. Vasıf; Hucûrât, 11; 193. Hutbe; Nisâ, 36).
3.1.13 Kur’ân, Şifâ Bahşeden Kitap
“Kur’ân, kendisi sayesinde hastalıklardan hiçbir korkunun kalmadığı, şifâ veren bir ilaçtır.” (198. Hutbe).
“Ve Biz Kur’ân’dan, inananlara şifâ ve rahmet olan âyetleri indirmekteyiz.” (İsrâ, 82).
Öyle bir şifâ ki, onunla hastalıklardan yana geriye tek bir endişe dahi kalmaz. Kur’ân ve onun sırları üzerinde tedebbürde bulunmak, insan nefsinin cehâlet hastalığından, çirkin huylardan ve nâhoş bir ahlaktan şifâ bulmasını sağlar. Bu, artık ardında bir hastalığın kalmadığı bir şifadır; zira eğer nefsânî faziletler meleke halini alırlarsa, bu melekelerin zevâl bulma korkuları da ortadan kalkmış olur. Ayrıca Kur’ân, bedenler için de şifâ vesilesidir.
Bkz: Namazın Armağanı: 199. Hutbe; Bakara, 238). Emaneti Edâ Etme Sorumluluğu: 199. Hutbe; Ahzâb, 72). Hakkın Yolu ve Metodu: 201. Hutbe; Enfâl, 25). Âhirete Yöneliş: 203. Hutbe; Ğâfir, 39). Men Edilmiş Ruhbaniyet: 209. Hutbe; A’râf, 32). Rahmâniyet ve İlâhî Lütuf: 216. Hutbe; En’âm, 160). Risâletin Tebliği: 231. Hutbe; Hicr, 94). Genel Haklara Riâyet: 232. Hutbe; Enfâl, 41). Haccın Felsefesi: 192. Hutbe; Mâide, 97). Kibir, Küfrün Kaynağı: 192. Hutbe; A’râf, 12).