3.2 İmâm Ali (A.S)’In Kelâmında Nehcü’l-Belâğa’da Sarih (Dolaysız) Kur’ânî İşaretler
Burada Kur’ân’ın Nehcü’l-Belâğa’daki sarîh işâretleri zikredilip hülâsa bir şekilde tefsir edilecektir. Kur’ân’ın sarih işaretleriyle kastedilen; İmâm Ali (a.s)’ın Nehcü’l-Belâğa’da başlangıçta bir âyeti kâmil şekliyle ya da ondan bir bölümü naklettiği ve daha sonra da bunları tefsir ettiği pasajlardır.
3.2.1 Hak Yolunda İstikâmet, Kurtuluşun Şartı
“Şüphesiz ben, O’nun ilâhî vaatleri ve apaçık delilleriyle konuşuyorum. O, Kur’ân’da şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra dosdoğru yolda istikâmet üzere yürüyenlerin üzerine Melekler iner; onlara, “Korkmayın, üzülmeyin, size vaat olunan cennetle sevinin.” derler.” buyuruyor. Şüphesiz siz de “Rabbimiz Allah’tır.” demiştiniz. O halde O’nun Kitabının istikâmetinde, emrinin yolunda ve kullarının O’na sahih şekliyle ettiği ibâdetler üzere, istikâmet sahibi olun. Bu yolda pâyidar kalın ve Allah’ın emirlerine muhalefet etmeyin.” (176. Hutbe)
Burada İmâm (a.s), Kur’ân’a ve faziletlerine değinmektedir. Böylece muhatapları, ona itaate çağırmakta, istiâre edebî sanatıyla Kur’ân’ın nasihat ediciliği vasfına işâret etmektedir. Bu, şu anlama gelmektedir: Kur’ân, hayır dileyen bir nasihatçı misâli, tâbîlerini envâi tür maslahata yönlendirmektedir. “O, aldatmayan ve saptırmayan bir hidâyet edicidir.” cümlesi, bu istiâreyi özlü bir şekilde dile getirmiştir. Yani, Kur’ân, aldatmayan bir nasihatçidir ve dalâlete düşürmeyecek bir yol göstericidir. Aynı şekilde, istiâre yoluyla Kur’ân için “muhaddis” (konuşan) vasfını dile getirmiş ve bu vasfı, “Yalan söylemez.” cümlesiyle tezyin etmiştir. Son istiâre, şu münasebetle beyân edilmiştir: Kur’ân’ın, doğru sözlü bir konuşmacı oluşu; tüm zamanlara ait haberleri ve geçmiştekilerin yaşadıklarını doğru bir şekilde nakletmesinden anlaşılmaktadır. Kur’ân ile birlikte olmak, onun hâfızları ve kârîleri ile birlikte olmak demektir; zira âyetler onlar vesilesiyle işitilmekte, böylece âyetler üzerinde dikkat ve tedebbür vücuda gelmektedir. Ayrıca Kur’ân’da apaçık deliller ve uyarıcı nehiyler mevcuttur ve basiret ve şuur sahibi olmak isteyen bir kimsenin görüş mesafesini artırır, cehâletinin körlüğünü ve karanlığını azaltır. Bundan dolayı İmâm (a.s), “Bir kimse için Kur’ân’dan sonra, fakirlik yoktur.” demiştir. Yani Kur’ân’ın nâzil oluşundan ve onun apaçık açıklamalarından sonra, insanların artık kendi hayat ve memâtları konusunda hiç kimsenin hüküm ve düsturlarına ihtiyaçları yoktur. İmâm buna ek olarak, bir kimse için Kur’ân’dan önce de hiçbir zenginlik ve kudretin mevcut olmadığını belirtmiştir. Bununla kastedilen şudur; bilgisiz ve sapıtmış insanlar için Kur’ân’dan önce, ona ihtiyaç duymayacakları bir konu kesinlikle yoktu. Dolayısıyla Kur’ân’ın; insanlara dertlerinin dermanlarını Kur’ân’da aramalarını beyan etmesi, işte Kur’ân’ın sözü edilen bu özelliğinden ötürüdür. Bu dertlerle söylenilmek istenen; cehâlet hastalığı, zorluklar ve bedbahtlıklardır ve Kur’ân, sözü geçen marazların bertarafı ve şifâları, kişilerin dünyevî ve uhrevî maslahatlarını görebilmeleri ve iyiyi ve kötüyü teşhis edebilmeleri için, kendisinden yardım alınmasını istemektedir. Kur’ân’da şöyle buyrulmuştur:
“Rabbimiz Allah’tır, deyip sonra dosdoğru yolda istikâmet üzere olanlar var ya, işte onların üzerine Melekler şu müjdeyle inerler: “Korkmayın, kederlenmeyin, size vaat olunan cennetle sevinin!” derler.”
Bu âyet-i şerîfe; mü’minleri bekleyen ve meleklerin, onları karşılayacağı geleceği haber vermektedir. Bu gelecek de onların gönüllerinin takviye olması, itminan bulmaları ve kerâmetle müjdelenmeleridir. Dolayısıyla Melekler onları gam ve korkudan yana güvence altına almaktadırlar. Korku, yaşanması muhtemel olan bir şeyden duyulan rahatsızlıktır. Mü’minler hakkında ya endişe duydukları bir azap ya da cennetten mahrum olacaklarına dair bir korku sözkonusudur. Bu korku, bazen mü’minlerin düçar oldukları ve neticelerinden dehşete kapıldıkları günahlar sebebiyle iken; bazen de işledikleri hayırların, ihmalleri sebebiyle onlardan sâkıt olması ve bu zâyiâttan ötürü üzülmeleri nedeniyle de olabilmektedir. İşte Melekler, onların bu korkularından yana selâmete erdiklerini, bağışlanmış ve azaptan kurtulmuş olduklarını bildirmek suretiyle gönüllerini almaktadırlar. (Tabâtabâî, c. 17, s. 591. Bkz: Ahkâf, 13).
3.2.2 Allah’ın Dini Yolunda Cihad
Nehcü’l-Belâğa:
“Geceleyin gözlerinizi uyanık tutun, karınlarınızı oruçla zayıflatın, ayaklarınızı kullanın, mallarınızı infâk edin, bedenlerinizi canlara fedâ edin, bu yolda hiçbir şeyinizi esirgemeyin. Nitekim Münezzeh olan Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” Ve yine, “Allah’a karz-ı hasen (güzel bir ödünç) verecek olan kimdir? Allah bunun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun için çok değerli bir mükâfât vardır.” (183. Hutbe)
Kur’ân: