İnanç Eğitiminde Nehcü’l-Belâğa’nın Kur’ânî İşâretleri

04 December 2025 46 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 11

 “(İblis) Dedi ki: “Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun ben de onlara yeryüzünde dünyayı süslü göstereceğim ve onların hepsini saptıracağım.” (Hicr, 39).

   Âyetin, “İstediğin herkesi davet ve vesveselerinle dalâlete sürükle.” kısmı, emir kipiyle beyân edilmesine rağmen, gerçekte bir tehdittir. Nitekim İbn Abbâs şöyle demiştir: “Bir kimseyi tehdit etmek istedikleri zaman, genellikle şöyle söylemektedirler: “İstediğini yap, nasıl olsa yaptığının neticesini göreceksin!” İşte burada da tehdit, emir kipiyle beyan edilmiştir. Çünkü bu durum tıpkı şunu andırır: Bir kimseye, sanki kendi kendisine hakaret etmesi emredilmiş gibidir. Mücâhid şöyle söylemiştir: “Sesin ile” ifadesiyle kastedilmek istenen, nağme, şarkı v.b’dir.” Bazıları da şöyle söylemişlerdir: “İnsanları fesada çağıran her ses, Şeytan’ın bir çağrısıdır.” “Süvârilerinle ve yayalarınla” ifadeleriyle söylenilmek istenen de İblis’in tuzakları, takipçileri ve dostlarıdır.” Dolayısıyla burada geçen “bâ” harf-i ceri, zâiddir. Açıktır ki, her süvâri veya yaya, Allah’a isyan yolunda hareket eden ins ve cin de başta olmak üzere, Şeytan’ın süvâri ve piyâde birlikleridirler. Bazı kimseler de bu âyetin tefsirinde şöyle söylemişlerdir: “Yani, süvârilerini ve yayalarını davet et ve Âdemoğullarını azdırmak için onları seferber et.” (Tabersî, c. 14, s. 170, 1360).

3.1.9 Peygamberin Bi’setinin Armağanı/Sonucu

“Allah’ın, Peygamberini gönderdiğinde ilâhî ve bol miktardaki nimetlerini onların üzerine nasıl nâzil ettiğine bir bakın!” (192. Hutbe).

“Andolsun ki Allah, mü’minlere içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, vicdanlarını arındıran, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 164).

Beyânın/Sözün efendisi Ali (a.s), bu ifadelerde insanlara İslâm Peygamberi (s.a.a)’nin bi’setiyle eşzamanlı olarak sahip oldukları toplumsal değeri ve konumu hatırlatmakta ve bundan öğüt/ibret almalarını istemektedir. Allah bu büyük nimetin bereketiyle, onları o zorluk ve buhranların tümünden kurtarmıştır. Nitekim Allah, Peygamberlerin bi’seti ve ilâhî maarifin tebliği vasıtasıyla insanlar arasında ülfet ve merhametin meydana gelmesini sağlamıştır. O, şöyle buyurmuştur:

“Allah onların gönüllerini birbirine ısındırdı. Aksi takdirde yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın, yine de onların kalplerini böylesine uzlaştıramazdın. Lâkin Allah, onları birbirleriyle kaynaştırdı.” (Enfâl, 63).

Yani Allah, onların müteferrik ve dağınık düşüncelerini toparladı ve düzenledi. Zira câhiliye döneminde, onların yaptıkları her şey, nefsânî temâyül ve arzuları esasınca şekillenmekteydi. Bu suretle birbirlerinden uzaklaşmakta ve kendi aralarında uzlaşamamaktaydılar. (Behrânî, c. 4, s. 509, 1375).

Doğal olarak, ne vakit bir toplumun ya da ümmetin hedefi yalnızca maddî dünyanın imkânlarından faydalanmakla sınırlı olursa ve fikri de dünya hayatının dört duvarına hapsolursa; böyle bir toplum, sosyal fitnelerin ve musibetlerin meydana gelişine engel olamaz. Çünkü dünya yurdu meşakkat yurdudur. Elbette toplumdaki fertler arasında ülfetin hâkim olmasında ve öfke ve düşmanlıkla dolu gönüllerin razı edilip tatmin edilmesinde etkili olabilecek son şey; mal, makam ve diğer dünyevî nimetlerdir. Bunlar, insanların rağbet edip sevdikleri lütuflardır ve insanlara bahşedildikleri vakit, bu lütufların verdiği hoşluk duygusu ile bir dereceye kadar ikna edilip susturabilmeleri mümkündür. Lâkin bu durum, yalnızca cüz’î durumlar için geçerlidir, yani fakat bazı insanlarda netice verebilir; ama genelin düşmanlığının ve kininin giderilmesinde yetersiz kalabilir. Zira tüm fertlerin gönlünde yer tutan güdülerden olan ve başkalarının, hayatlarında elde ettiklerini müşahede etmek suretiyle körüklenen tamah ve hasislik ateşinin, para ve bunun gibi metâlar ile söndürülebilmesi hiçbir surette mümkün değildir. Elbette İslam, toplumda fertler arasında ülfetin meydana gelmesi ve merhametin hâkim olması için, insanları ilk olarak ilâhî maarif ile tanıştırmış, aralarında bu maarifi tebliğ etmiş ve insan hayatının, ebedî bir hayat olduğunu ve bir gün sonra erecek olan bu geçici dünya hayatıyla sınırlı olmadığını bildirmiştir. Aksine ebedî hayat, hakikî olan hayattır ve insanın; Münezzeh olan Allah’a kul oluşu sayesinde, kendisiyle bekâ bulacağı ve ilâhî yakınlığın nimetleriyle nimetleneceği bir âlemdir. (Tabâtabâî, c. 9, s. 120-121, 1417).

3.1.10 Serzeniş ve Kınamalardan Korkmamak

“Şüphesiz ben, Allah yolunda hiç kimsenin kınamasından korkmayan kimselerdenim.” (192. Hutbe)

“Onlar Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.” (Mâide, 54).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar