Bu sözler günahın; nimetlerin zevâlini, azâbın nüzûlünü ve Allah’ın intikamını icap ettirdiğine işaret etmektedir. Zira eğer insanlar, mürtekip oldukları günahlara rağmen, nimetlerin feyzine müstahak olmaya devam ederlerse; öte yandan da nimetlere lâyık olan insanlardan da bu nimetler alınır ve bunlardan men edilirlerse, bu durum bizatihi zulüm olacaktır. Feyyâz-ı Mutlak olan Allah’tan böyle bir zulmün sadır olması da muhaldir. Yine “Şükr-i Mün’im” (nimetlere verene şükür ve teşekkür etmek) vaciptir ve Allah’ın nimetlerine mukabil olarak yapılacak bir şükrün esirgenmesinden O’na sığınılmalıdır. Bundan dolayı, İmâm Ali (a.s), günahlara mürtekip olmaları dışında, insanlardan nimetlerin alınmadığına dair yemin etmektedir (Behrânî, c. 3, s. 679, 1375). Bu Kur’ânî esas, İslâm’ın en önemli içtimaî usulünü beyan etmektedir. Bu usul şudur: Her türlü dışsal değişim, öncelikle milletlerin ve toplumların içsel değişimleri üzerine temellenir ve toplumların her türden zafer ve yenilgileri de yine atılan bu temellerden kaynaklanır. Dolayısıyla kendilerini aklamak/beri kılmak için daima dış mihrakları günah keçisi olarak görenler ve bedbahtlıklarının nedeninin, baskıcı ve sömürgeci güçler olduğunu ileri sürenler büyük bir yanılgı içindedirler. Zira bu cehennemî güçler, eğer bir toplumun içinde üs ve mahfillere/uzantılara sahip olmasalardı, ellerinden hiçbir şey gelemezdi. Burada önemli olan şudur; baskıcı, sömürgeci ve zorba güçlerin hiçbir surette nüfuz sahibi olmamaları için önce toplum içindeki mahfilleri yok edilmelidir. Onlar Şeytan mesâbesindedirler ve biliyoruz ki Kur’ân’ın deyimiyle Şeytan, Allah’ın muhlas (hâlis kılınmış) kulları üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir ve o, yalnızca kendi derûnunda Şeytan adına üs kuranlara gâlip gelebilir (Mekârim Şîrâzî, c. 1, s. 146, 1375).
3.1.2 Allah’ın Gönül Gözüyle Görülmesi
“Gözler O’nu apaçık bir şekilde göremez.” (179. Hutbe).
“Gözler O’nu göremez; ama O, gözleri görür. O, Latîf’tir, Habîr’dir.” (En’âm, 103).
Bu, İmâm Ali (a.s)’ın tevhid ve Hakk Teâlâ’yı tenzih bâbında irâd ettiği en nitelikli hutbelerden biridir. İmâm Ali (a.s), baş gözüyle görülemeyecek olmasından dolayı Allah’ı tenzih etmekte ve O’nun nasıl görülebileceğini açıklamaktadır. Zira Allah, cismiyyetten ve cismiyyetin gereklerinden biri sayılan, “yön sahibi olma” gibi özelliklerden berîdir. Aynı şekilde baş gözü de O’nu algılayabilecek kudretten yoksundur. O yalnızca gönül gözüyle müşahede ve idrak edilebilir. Bu sebeple O’nun, hissî (duyu organı olan) gözle görülebilmesi nefyedilmiş; lâkin gönül gözüyle idrâki ise ispat edilmiştir. “Gözler O’nu idrak edemez.” ifadesi, işte bu manâdadır.
3.1.3 Allah’ın Âfâkî (Dış Âlem Kanalıyla) Yolla Bilinmesi
“Gökleri, sütunları olmaksızın muhkem kılması ve herhangi bir destek olmadan yükseltmesi, O’nun yaratmasının işâretlerindendir.” (182. Hutbe).
“Allah, gördüğünüz gökleri herhangi bir direk olmaksızın yükseltendir.” (Ra’d, 2).
Yer’in üzerindeki gök; insanın, var olduğunu hissedebildiği bir sütun olmaksızın (düşmeden) durmaktadır. Netice olarak, her insanın idrak etmesi gereken şey şudur: Göğü hiçbir sütun olmadan koruyabilen, değişmesine mahal vermeyen ve de işgâl ettiği mekândan düşmesinden alıkoyan birinin var olması gerekir. Elbette göklerin hiçbir sütun olmaksızın kendi yerlerinde istikrarlı bir şekilde durmaları, yeryüzünün kendi yerinde istikrarlı bir şekilde durmasından daha şaşırtıcı değildir. Her ikisi de bu istikrarlarında Allah’a muhtaçtırlar ve O’nun kudret ve iradesiyle kendi düzlemlerinde durmaktadırlar. Yine bu istikrar, Yer’in ve göğün kendine özgü birtakım vesileleri aracılığıyladır. Eğer gökler, sütunlar aracılığıyla durabilselerdi bile, yine Yüce Allah’a muhtaç olmaktan müstağni olmazlardı. Zira varlıkların tamamı, tüm hallerinde Yüce Allah’a ihtiyaç duymaktadırlar. Bu, mutlak surette bir ihtiyaçtır ve varlıklar, hiçbir surette bu ihtiyacı kendilerinden bertaraf edebilecek vasıfta değildirler. (Tabâtabâî, c. 11, s. 391.).
3.1.4 İnsanların Amellerine Nezâret Edenler
“…amellerin kaydedilmesi için azametli melekleri görevlendirmiştir. Onlar hak olan hiçbir şeyi unutmazlar ve batıl olan hiçbir şeyi de yazmazlar.” (183. Hutbe)
“O değerli yazıcı melekler (kirâmen kâtibîn), yapıp ettiklerinizi yazmakta ve bilmektedirler.” (İnfitâr, 11-12).
“Kıymetli ve itaatkâr, yazıcı melekler…” (Abese, 16).