Kuraniyyun’un Kur’an’ı Anlamadaki Temellerinin ve Metotlarının İncelemesi

04 December 2025 43 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 11

Burada bir noktayı hatırlatmakta fayda vardır: Her ne kadar hadis yazımının Ehl-i Sünnet tarafından inkar edilmesi oryantalistlerin, revizyonistlerin ve Ehl-i Kur’an’ın çok sayıda eleştirilerine zemin hazırladıysa da ve onları işin içinden çıkmanın çok zor olduğu konumuna getirdiyse de, Nebevî ve velayî Sünnet’i kaynağından almayı mümkün hale getirmek ve manasını ümmete bildirmek üzere Sünnet’in toplanması, ayıklanması, tasnifi, tertibi, tefsiri ve yayılması için selef-i salihin gösterdiği gayrete rağmen Şiî revizyonistlerin bazı eserlerinde de Ehl-i Kur’an’ıninkilere benzer görüşlere rastlanmaktadır. (Ca’feriyan, 348-356; Şiar, 101; Burkaî, 16). Bunların tenkit ve değerlendirmesi müstakil bir araştırmaya ihtiyaç duymaktadır.

Üç: Hicrî birinci yüzyılda hadisin yazılmamasının haberlerin eksik nakledilmesi ve uydurmalar vazedilmesi gibi bazı sonuçlara yol açtığı kabul edilebilirse de bu, Sünnet’in külliyen inkar edilmesini meşrulaştıramaz ve hadislerin tamamını tefsirde yetkisiz saymaya temel oluşturamaz. Her muhakkik ve hakikati arayan açısından muteber oldukları tespit edilmiş rivayetlerle amel edilebileceği açıktır. Buna ilaveten rivayetlerin bir kısmı kesin ve mütevatirdir. Bunlardan hiçbir şekilde tereddüt edilemez ve inkara konu olamaz. Dolayısıyla muteber Sünnet’e erişmek için mütevatir haberden veya kesin karineler, icma ve siretle desteklenmiş rivayetten ve külliyen reddedilmesi karşısında kategorik olarak Kur’an, kesin Sünnet, icma ve âkil insanların sireti tarikiyle hüccetleri tespit edilmiş kesin olmayan yollarla desteklenen haberden yararlanılabilir. (Fazlî, 74-81; Hakim, 196; Tabatabaî, 1/204).

Kur’aniyyun’un Kur’an’ı Anlama Ve Tefsir Etmedeki Metotları

Bu akımın mensupları ve teorisyenleri, ayetleri anlayıp tefsir ederken Sünnet’in rolünü ve aklî karineleri yok farzetmekle Kur’an ayetlerinin anlam ve maksatlarını keşfetme ve istihraç etmede Arap edebiyatının kaidelerini önemsizleştirme, burhanî aklın rolünü gözardı etme, reye inanç ve tevilcilik gibi patolojilere kapı aralamıştır. Bunları özetleyerek inceleyeceğiz.

1. Reye İnanç

Tefsirin sağlam ve kurallı yönteminde Kur’an’ın anlatılmayan tafsilatını anlamak Kur’an’a dayalı ilkeleri ve kılavuzluğu eksene alarak ve Sünnet’in izahları ışığında keşfedilir. Fakat sözkonusu cereyan, Sünnet’in rolünü ve aklî karineleri görmezden geldiğinden mecburen ayetleri reyle tefsire yönelmiştir. Şer’î ahkamın tüm detaylarını Kur’an’dan çıkarması (İlahîbahş, 142, 276-280, 369, 306-367, 371, 378, 383-385, 390; Zehebî, 2/532; A’zamî, 1/29 ve 33) sözkonusu yaklaşımın en bariz örneğidir. Çünkü bu iş, hiç tereddütsüz reyin eklenmesinden başka türlü mümkün değildir.

Mesela bu akımın bazı mensupları Bakara suresi 183. ayetteki genellemeye dikkat çekerek vacip oruç için belli bir zaman kabul etmemiş ve kastedilenin yılın aylarından biri olduğunu ve orucun Ramazan ayı ile kayıt altına alınmadığını söylemiştir. (Bkz: İlahîbahş, 396). Başkaları da oruç süresinin güneş takvimiyle otuz gün olduğunu öne sürmüştür. Çünkü bu takvimde bir yıldan sonraki yıla gün farkı yoktur. (A.g.e., 397). Kur’aniyyun’dan bir grup da orucun zamanını yirmibir Ramazan’dan başlayıp ay sonuna kadar dokuz gün kabul etmiş; oruç ayetinde geçen “اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ” (Bakara 184) ifadesine dayanarak “اَيَّام”ın cem-i kıllet olduğunu ve azami dokuz güne delalet ettiğini belirtmiştir. (A.g.e.).

Sünnet’in hüccet oluşturmadığı ve İslamî ahkamının teşriinde Kur’an’ın kâfi geleceği iddiasını çok sayıda yolla ispatlamaya çalışan Ahmed Subhi Mansur, insanlar Allah Rasülü’ne itaat edip uyarak ilahî buyruğu anlarken hataya sürüklendiğine, bunun da Kur’an’da geçen “nebi” ve “rasül” kelimelerinin anlamına dikkat etmemekten kaynaklandığına inanmaktadır. Sünnet’in muteber olmadığına ilişkin iddiasını ispatlayabilmek için ayetleri reyle tefsir ederek önce bu iki kelimenin aşina olunmayan ve akıl dışı tanımlarını yapar ve Peygamber (s.a.a) için iki boyutlu bir şahsiyet öne sürer. Muhammed’in (s.a.a) “nebi” olmasının kişisel hayatı ve irtibatlarıyla ilgili olduğunu iddia eder. Ona göre Hazret (s.a.a) bu haliyle başkaları gibi bir beşerdir, tebliğ ve nasihat görevi yoktur. Bizim de nebiye uyma yükümlülüğümüz sözkonusu değildir. Çünkü Muhammed (s.a.a) “nebi” vasfıyla masum değildir ve Kur’an-ı Kerim’de defalarca azarlanıp kınanmıştır.

Subhi Mansur “rasül”ü Muhammed’in (s.a.a) şahsiyetinin diğer boyutu olarak tanıtır. Peygamberin “rasül” vasfıyla vahyi tebliğ ve Kur’an’ı tilavet makamında olduğuna, bu makamda ona itaatin Allah’a itaatla aynı anlama geldiğine inanmaktadır. Çünkü “rasül” aslında Kur’an’ın ta kendisidir ve “rasül”e itaat, Kur’an’a ve Allah’ın emirlerine itaat demektir. (Subhi Mansur, 31 ve 47).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar