Kuraniyyun’un Kur’an’ı Anlamadaki Temellerinin ve Metotlarının İncelemesi

04 December 2025 43 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 7 / 11

Kesin olan şu ki, Subhi Mansur’un Kur’an ayetlerine dair yaptığı eksik araştırma ve reyle tefsir karşısında Peygamber’in (s.a.a) hata ve unutkanlıktan masuniyeti ve ismetinden (Necm 1-4), Nebi’ye itaatin gerekli olduğundan (Enfal 64), Nebi’nin tebliğ vazifesinden (Ahzab 45), Nebi’nin başkalarından üstün olan makamından (Ahzab 6), teşrii konularda Nebi’ye hitaptan (Tevbe 73) bahseden çok sayıda ayet vardır.

Muhammed Şahrur ise rasülün sünneti ile nebinin sünnetini ayırarak aynı istikameti tercih etmiştir. (Şahrur, el-Kitab ve’l-Kur’an Kıraatun Muasıra, 513, 554, 572, 578 ve 580). Ona göre Sünnet’e itaat sürekli ve süreksiz olmak üzere iki türlüdür. “İtaat” kelimesinin hem Allah hem de Rasül için bir kez kullanıldığı (“اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ” Âl-i İmran 32) itaat, hem Peygamber (s.a.a) hayattayken, hem de onun rıhletinden sonra vacip olan sürekli itaattir. Hudud, ibadetler ve ahlaka münhasır olan bu Sünnet’te ihlal yasaktır. (A.g.e., 550). İtaatin diğer türü, “itaat” lafzının bir kez Allah için ve bir kez de Peygamber (s.a.a) için kullanıldığı (“اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ” Nisa 59) süreksiz itaattir. Bu itaat sadece Peygamber (s.a.a) hayattayken vacipti ve onun rıhletinden sonraki zamanla ilgili değildir. Gündelik işler, hayatın aşamalı hükümleri, yiyecek, giyecek ve benzeri şeyler bu kısımdadır. (A.g.e., 581).

Şahrur’un, Peygamber’e (s.a.a) itaat ayetlerinin onun rasüllüğüne mahsus olduğu üzerinde durmasının (A.g.e., 505) aksine Kur’an’daki birçok ayet Peygamber’in (s.a.a) “nebi” vasfıyla da rasüllüğüyle ilgili kabul edilen aynı makama sahip olduğuna şahittir. Nitekim Ahzab suresi 6. ayette Peygamber’in (s.a.a) “nebi” vasfıyla müminlere öncelikli olduğu hatırlatılmıştır. Nisa suresi 163. ayette “nebi” vasfıyla Peygamber’in (s.a.a) ilahî vahyi alması övülmekte; A’raf suresi 157 ve 158. ayetler ile Maide suresi 81. ayette “nebi” olarak Peygamber’e (s.a.a) tâbi olunması ve ona iman edilmesi zaruretinden bahsedilmektedir.

Hiç tereddütsüz Ehl-i Kur’an’ın bu yöntemi neticesinde, beşerin fikirlerine rehberlik eden Kur’an, pratikte beşerin fikirlerine bağımlı ve tâbi hale dönüşmektedir. Bu durumda da hidayet kitabı, fikrî ve ahlakî sapkınlıkların destekçisi olacaktır. Hidayet vesilesi olan bir kitap nifak ve parçalanmanın sebebi haline gelecektir. Onun özgün değerleri ve gerçek muhtevası ortadan kalkacak, sapkın ve saptırıcı kişiler için bir kulp ortaya çıkacaktır.

2. Tevilcilik ve Burhana Dayalı Aklı Görmezden Gelme

Kur’an’ı anlayıp yorumlamanın muteber metodunda, ayetleri akılcı ve bilinen zâhirin hilafına izah etme manasında tevil daima istisnai ve zaruri bir yaklaşım sayılmaktadır. Şu anlamda ki, kesin bir delil izah ve tevil zaruretine sebep olmadıkça ayetlerin bilinen ve akılcı zâhirleri hüccettir ve muteberdir. (Ahund Horasanî, 3/405). Ama bu akımın mensupları ve teorisyenleri, Kur’an üzerinde düşünme ve akletmeye çağıran ayetlere istinat ederek ve çürük dayanaklarla pek çok yerde Kur’an’ın muteber zâhirini bir yana bırakıp kendi reyini eksene alan ve burhana dayalı aklı yok sayan izahata ve tevile yönelmektedir.

Mesela doğal olmayan ve gaybî maarif ve kavramların maddiyatla tevil edilmesi Kur’aniyyun’un Batıdaki deneyselci felsefe ekolüne yüzünü çevirdiğinin şahididir. Seyyid Ahmed Han Hindî bu bakışla vahiy kategorisinde vahiy meleğinin Allah ile Peygamber arasında vasıta olduğunu kabul etmez ve Cebral’i peygamberlik potansiyelinin mecazî ve kinayeli tecellisi sayar. (Hindî, 1/35). O, akıl ve vahiy arasında nitelikli hiçbir ihtilaf bulunmadığına inanmaktadır. Ahmed Han’ın nazarında vahiy, Peygamber’e hariçten gelen bir şey değildir. Bilakis onun beşerî kutsal nefsi ve aklındaki ilahî aklın faaliyetidir. Esas itibariyle vahyi, insanın hakla teması sırasında derununun derinliklerinde gerçekleşen ve onunla irşad olduğu, savaştığı ve onun yardımıyla varlık kazandığı yansıma sayar. (A.g.e., 32).

Demenhurî de el-Hidaye ve’l-İrfan fi Tefsiri’l-Kur’an bi’l-Kur’an‘da (Ayetullah Ma’rifet, onun ismen ve resmen Seyyid Ahmed Han Hindî’nin tefsirinden alındığını belirtir, Ma’rifet, 2/517) aralarında zinakârın ve hırsızın hükmü, peygamberlerin gaybî mucizeleri ve Hz. Âdem’in (a.s) peygamberliği de bulunan Kur’an’daki birçok ahkam ve bilgiyi, olağanüstü şeyler zümresinde yer almamaları için inkar veya izah ve tevil etmiştir. (Ebu Aliyye, 1/310; 3/247; Rumî, Usûlu’t-Tefsir ve Menahicehu, 736; Zehebî, 2/534; Ma’rifet, 2/517). Melekler, şeytan ve cinlerden bahseden ayetleri tefsir ederken melekleri yaratılmış dünyanın insanın hizmetine sunulması, şeytanı tabiatın itaatsiz kuvvetleri ve cinleri ateş mizaçlı insanın âsi ve sert türü manası vererek yorumlamıştır. (Rumî, Usûlu’t-Tefsir ve Menahicehu, 736). Tefsirinde nebilerin mucizeleri değişik ve mantık dışı tevillere maruz kalmış ve nihayetinde mucize fenomeni -bilinen anlamda- inkar edilmiştir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar