11- Din Karşıtı Bir Söylem Olarak Şer ve Kötülük Problemi

04 December 2025 30 dk okuma 7 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 7

Sebep-sonuç ilişkisi açısından, gerçek eksiklikler, meselâ yoksulluk ve bilgisizlik; mikrop, sel ve deprem, savaş ve benzerleri gibi ikinci tür kötülüklere neden olurlar, diğer bir deyişle kötü olmaları eksiklikler ve yoklukların kökeni olmalarından ileri gelen kötülükleri doğururlar.

Bu ikinci tür kötülüklerle savaşabilmek için, önce birinci tür kötülüklerle savaşmamız, cehalet, aciz, yoksulluk gibi boşlukları doldurmamız gerekir ki; ikinci tür kötülükler de ortaya çıkmasın.

Ahlâk alanında ve kötü sıfatlar konusunda da durum böyledir. Zulüm kötüdür, çünkü mazlûmun; zulüm görenin hakkı çiğnenmektedir. Hak, bir varlığın ona istihkak kazandığı şeydir, onca elde edilmesi gereken şeydir. Meselâ ilim insan için bir "kemal", olgunluk demektir. İnsanın istidadı, yeteneği; bu kemale erişmeyi ister, ona doğru yönelir, bu sebeple de ilim elde etmeye hak kazanmıştır. Onun öğrenim hakkı elinden alınırsa; bu zulüm demektir, kötüdür. Çünkü; bu tutum; bir kemale erişmeyi önlemiş, bir eksikliğe sebep olmuştur. Yine şunu da göz önünde tutmak gerekir ki, zulüm, zalimin kendisi için bile kötüdür. Çünkü onun yüce istidatlarının gelişmesi için zararlı olmakta, onlarla çelişmektedir. Zalimin, öfke gücünden daha üstün bir gücü olmasa idi, zulmün zalim için de kötü olduğu söylenemez, daha doğrusu zulüm kavramı onun için söz konusu olmaz, bir anlam taşımazdı.

Kötülüklerin "yokluk" türünden olduğu anlaşıldıktan sonra, düalistlere verilecek cevap da ortaya çıkmaktadır. İkicilerin ortaya attığı şüphe şu idi. Evrende iki tür varlık vardır, şu hâlde ister istemez evren için iki yaratıcı düşünmek zorundayız.

Cevap şudur: Evrende gerçekten var olan sadece bir tür varlık vardır. Bu varlık türü de iyilikleri karşılar. Kötülükler ise "yokluk" türündendir ve dolayısı ile "yokluk", "mahlûk" değildir, yaratılmamıştır. Yokluk; "yaratmamak" kabilindendir, "yaratma" türünden değildir. Şu hâlde bir varlıkların, bir de yoklukların yaratıcısı olmak üzere iki yaratıcının varlığından söz edilemez. Varlık ve yokluk; güneş ve gölge gibidirler. Bir çubuğu güneşe karşı yere çaktığımızda, bu çubuk dolayısı ile güneş ışınlarının düşmediği yer karanlıkta kalır, güneş ışığından aydınlanmaz, buna "gölge" deriz. Gölge nedir? Karanlıktır ve karanlık da ışığın bulunmamasından başka bir şey değildir. Işık; evreni aydınlatan güneşin odağından gelmektedir denildiğinde, "gölge nereden kaynaklanır?" diye de sormak, gölgenin kaynağını öğrenmeye kalkışmak gerekmez. Gölge ve karanlık; bir şeyden kaynaklanmış değildirler ve kendi kendilerine bağımsız bir kaynak ve ilke olamazlar.

İşte hakîmlerin, "Şerler mec'ul bizzat değildirler, mec'ul bi't-teba ve bi'l-arazdırlar." sözünün anlamı budur.

Şer Nisbîdir

Eşyanın onlarla nitelenmekte olduğu sıfatlar iki türlüdür: Gerçek ve nisbî. Bir sıfat, bir şey için her durumda ve başka hiçbir şeyi nazara almaksızın, var oluyorsa, o sıfat "gerçek (hakikî)dir. Bir "zât"ın o sıfat ile nitelendirilebilmesi için o sıfat ve o zatın varsayılması yetişir. Nisbî sıfata gelince, sadece nitelendirilen şey ile sıfatı var saymak yetişmez, bir de nisbet etmeyi ve mukayeseyi gerektiren üçüncü bir öğe bulunmalıdır. Bu durumlarda sıfat nisbîdir.

Hayat, "hakikî" bir husustur. Bir şey, başka bir şey ile mukayese edilmeyi, karşılaştırılmayı gerektirmeksizin, ya canlı veya ölüdür. Aklık ve karalık da (renkler gerçekliğe dayanıyorlarsa) hakikî sıfatlardır, beyaz bir şey kendi başına beyaz, siyah olan da kendisi siyahtır. Nicelik de böyledir (kemmiyyet ve miktar). Birçok diğer sıfat da örnek verilebilir.

Buna karşılık; küçüklük ve büyüklük nisbî sıfatlardandır. Meselâ bir cismin küçük olduğunu söylersek, neye nisbetle küçük olduğunu da düşünmek gerekir. Her şey, bir şeye nisbetle küçük, bir başka şeye nisbetle büyük, şu hâlde hem küçük hem büyük olabilir. Bu hüküm, hangi şeyi ölçüt aldığımıza bağlıdır.

Meselâ bir elma veya armuda küçük, diğerlerine büyük dersek, burada ilk elma veya armut ikincilerine oranla küçüktür. Aynı örneği meselâ bir karpuz için de tekrarlayabiliriz.

"Çok küçük" saydığımız karpuz, büyük elmaya oranla daha büyüktür. Ancak, elma ile değil diğer karpuzlarla oranladığımız ve karşılaştırdığımız için küçük olduğunu söylüyoruz.

Çok büyük bir karınca gördüğünüzde ve büyüklüğüne şaşırdığınızda, çok küçük bir devenin, küçüklüğüne şaşakaldığınız bir devenin boyutlarını düşünün, görürsünüz ki çok küçük deve, çok büyük karıncadan çok çok büyüktür. Çok küçük; nasıl oluyor da çok büyükten büyük oluyor? Bu çelişki midir? Hayır, çelişki yoktur. O "çok küçük", develerin çok küçüğüdür. Başka develerden soyutlayarak elde ettiğimiz bir deve imgemiz vardır, ona göre çok küçüktür. O "çok büyük" ise, karınca imgemize göre çok büyüktür.

İşte bu anlamdadır ki büyüklük ve küçüklüğün nisbî olduğunu söylüyoruz. Niceliğin kendisine gelince, nisbî değil hakikîdir. Yüz elmamız varsa, bu sayı, başka bir şey ile karşılaştırılarak elde edilmiş değildir. Bu yüz elmanın hacmi de meselâ yarım metreküp ise, bu hacim de böyledir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar