11- Din Karşıtı Bir Söylem Olarak Şer ve Kötülük Problemi

04 December 2025 30 dk okuma 7 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 7

Bununla beraber, bu şeyler hakkında "bağımsız eşya" olarak söz edilemez. "Yaratıcı, bu izafî (görece) varlıkları, bu itibarî varlıkları niçin yarattı?" diye sorulamaz. Çünkü bu varlıkların dış gerçekliği yoktur, şu hâlde onların yaratılışı da söz konusu olmaz, ikinci olarak, bu itibarî ve soyutlama ürünü olan varlıklar, dış gerçekliği olan başka varlıkların gereklerindendir, onlardan bağımsız olarak konu olmazlar. Ancak bağımlı olarak ve şu şekilde ele alınabilirler: Tartışma konusu olan bu şeylerin; kendilerinin ayrılmaz, fakat itibarî ve soyutlama ürünü gerekleri oldukları şeyler niçin yaratılmışlardır? Bu konu, gelecek bölümde ele alınacak ve cevaplandırılacaktır.

Bu noktaya da değinelim: Birinci, ikinci, üçüncü olmanın itibarî ve soyutlama ürünü olduklarını söyledik. Şu hâlde, halk ve icat konusu olmaz, yaratılmazlar. Ancak, bu husus, takdim ve te'hir (önceye almak ve sonraya bırakmak) konusu ile karıştırılmamalıdır. İnsan veya diğer bir deyişle seçim yeteneği olan şuurlu bir fail (fail-i muhtar), bir şeyi diğerinden önceye alabilir. Bu ayrı bir konudur ve bu konu üzerinde de konuşmamız gerekir. Yukarıda verilen örneklere dikkat edilirse, bu husus da anlaşılır.

Herhâlde; itibarî hususların illete, "sebeb"e isnat ve izafe edilmeleri; mecazî ve "bi'l-araz" olur. (Töze, Zat'a bağlı olarak değil). Bu sebepledir ki hakîmler: "Şerler, bizzat yaratılış konusu olmazlar, şer olarak bizzat yaratılış sonucu (ma'lûl) ve yaratılmış (mec'ûl) değildirler" demektedirler. Onların mahlûk veya malûl olmaları "bi'l-araz"dır. Daha önce verdiğimiz örnekte olduğu gibi, "güneş, gölgenin sebebidir" dememize benzer. Elbette güneş olmasa gölge de olmazdı. Ancak, güneşin gölgeye sebep oluşu ile ışığa sebep oluşu birbirinden farklıdır. Güneş ışığın gerçek kökenidir, ancak; gölgeyi meydana getirişi aynı anlamda değildir. Gölge; gerçekten meydana getirilebilecek bir şey değildir. Gölge; nûrun, ışığın sınırlanışından meydana gelir, ışığın sınırlanışından, engellenişinden başka anlamı yoktur. Şerler de ister birinci, ister ikinci türden olsunlar, bu kabildendirler. Şerler; "itibarî ve ademî"dirler. Körlük, bağımsız bir gerçeklik değildir ki, gözleri görmeyen insanı bir yaratıcı; körlüğü ise başka bir yaratıcı yaratmıştır diyelim. Körlük, bir eksiklik, bir yokluktur, her şer de böyledir. Yokluğun, boşluğun yaratıcısı olmaz.

Adl İlkesi Açısından Şerler

Böylece, ikici görüş dolayısı ile ortaya çıkan "varlıkta iki köken ve iki tür" şüphesi ortadan kalkmış oldu. Varlığın iki tür olmadığı, şu hâlde iki yaratıcının gerekli bulunmadığı da ortaya çıkmış oldu.

Ancak, yine daha önce söylediğimiz gibi, şerlerin "ademî" olduğunu, dış gerçekliğe değil yokluk ve boşluğa ilişkin olduklarını ispat etmekle, adl-i İlâhî açısından ortaya çıkan sorunu da çözmüş değiliz. Sadece ilk aşamaya varmış olduk. Varlığın iki türe ayrılmadığını belirtmiş olduk. Var olan şeyler, "hayır" ve "şer" olarak ve varoluşları açısından ikiye ayrılmazlar. Aksine, varlık, varoluşu dolayısı ile hayır, yokluk ise yokluğu dolayısı ile şerdir. Varlıklar, yoklukla birlikte bulunduğu veya yoklukların kökeni oldukları için ve bu ölçüde kötü olabilirler. Şu hâlde varlığın kendisinde ikilik hüküm sürmekte değildir, ikici düşünceye yer yoktur. Yokluk; yokluktur, şu hâlde yaratıcıya gerek göstermez, böyle olunca da ikici görüşe temel ve gerekçe olamaz.

Adl-i İlâhî açısından ise; "şerler" konusu başka bir görünümdedir. Bu açıdan; ikilik sorunu tartışılmaz. Tartışma konusu olan husus şudur: İster varlıkta ikilik olsun, ister olmasın, niçin eksiklik, kusur, ölümlülük ve silinip gidicilik, yokluk gibi şeyler varlık düzeninde yer alabilmektedir? Niçin şu insan kör, diğeri sağır, üçüncüsünün bedenî eksikliği vardır? Bu özelliklerin "ademî" oluşları, adl-i ilâhî açısından müşkülümüzü gidermeye yeterli değildir. Çünkü, şu soru yine sorulur: Bu boşluğun, bu yokluğun yerini, niçin varlık almış değildir? Bu eksiklik, bir tür "men'-i feyz", feyzin engellenmesi demek değil midir? "Men'i feyz", bir tür adaletsizlik sayılmaz mı? Evrende, bu dünyanın huzursuzlukları, zahmetleri diye adlandırdığımız boşluklar bulunduğuna göre, adl-i İlâhî, bu boşlukların doldurulmasını gerektirir.

Bir dizi, varlığa ilişkin şeyler (umûr-i vücudî) de vardır ki, bilgisizlik, aciz ve yoksulluk gibi şeylerden doğmaktadır ve kendileri de bir dizi kusur ve eksikliğe, ölümlülük ve yokluğa sebep olurlar. Hastalıklar, tufanlar, yangınlar, depremler bu kabildendir. Adl-i İlâhî, bunların da, sonuçlarının da olmamasını gerektirir.

Bu açıdan konuyu ele aldığımızda iki alt konuyu incelememiz gerekecektir:

Acaba bu noksanlıklar, eksiklikler; evren olaylarından ayrılabilir mi? Bu ayırma mümkün müdür, yoksa imkânsız mı? Bunların yokluğu, evrenin yokluğu mu demek olacaktır?

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar