2- Haccın İslam’daki Konumu

04 December 2025 58 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 11 / 13

Açıklamak gerekirse, Kur'an-ı Kerim’de nasıl “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir” ayetinde ‘vahiy ve risâlet çağına’ edilen yemin örneğinde olduğu gibi bazı tarihi ve hassas dönemlere ant içilmişse, bazı önemli ve tarihî yerler adına da ant içilmiştir. Örneğin “Yemin ederim bu beldeye. Ve sen bu beldede ikamet etmektesin.” Bu ayetlerde Allah Teâlâ, ‘güvenli beldeye’ yani Mekke topraklarına yemin etmektedir. Lakin bu toprakları bir özelliğine binaen; yani İslam Peygamberi (s.a.a) o topraklarda yaşıyor olduğu için yemine konu edinmiştir. Yoksa Mekke Peygamber olmaksızın, Kâbe olmaksızın ve ilâhî rehberlik olmaksızın normal bir toprak parçası ve normal bir yerleşim biriminden öte bir yer değildir. Öyle ki aynı yer, git gide ve zamanla bir put haneye ve putperestlik merkezine dönüşebilmiş, putperestler ve şehvet kölelerinin esareti altına girmiştir. Dahası, Kâbe’nin idaresi sarhoşlar arasında; Taifli bir sarhoşun verdiği şarap karşılığı el değiştirebilmiştir. Anlatılanlara göre Kâbe’nin Anahtarcısı Ebu Gubşan, Taif’te bir gece âleminde, Kâbe’nin idareciliğini bir deve ve bir kırba dolusu şarap karşılığında satıvermiştir.

2. İbadet mekânlarının aslı ve kökeni-fer’i ve evladı:

Kâinattaki tüm özgür ruhlu varlıkların efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) istikbar ve tuğyan karşısındaki kanlı kıyamı ve onun şahadet hadisesi, insanlık camiasının şahit olduğu en önemli hadiselerdendir. Öyle ki henüz tarih bunu tam anlamıyla hazmedip sindirememiştir. Bu ağır vakıa ve içler acısı sahne iki bölümde incelenmelidir. Bu iki bölüm birlikte ele alındığında ise tuğyan, fesat, istikbar ve ilhada karşı bir kıyamın gerçek mesajı hem o günleri anlayabilmek için hem de tüm zamanlarda gerçekleşecek kıyamların ruhunu kavrayabilmek için gereklidir. Birinci bölüm, Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) ve dostlarının Kerbela topraklarındaki şehadetleridir. İkinci bölüm, Hz. Seccad (a.s) Zeyneb-i Kübra (sa) ve onun geride kalan nadide evlatlarının bu kıyamın mesajını insanlık âlemine taşımaları ve bu doğrultuda zamanın Kûfe ve Şam’daki tağutî yönetimini reddedip yok saymalarıdır.

Kerbela esirlerinden oluşan kervan Şam’a girdiğinde Emevî saltanatının merkezi sayılan Şam’ın Ulu Camiinde bir toplantı tertiplenir. Kerbela şehitlerinin paha biçilmez kanlarının ağırlığının etkisiyle zamanın hükümeti, İmam Seccad’a (a.s) konuşma hakkı vermek zorunda kalır. Sonuçta söz, ehline; yani “Sözün emirleri bizleriz; onun can damarları bizim içimizde canlanmıştır” diyebilen Ehlibeyt’e tevdi olunur. Hz. Seccad (a.s) Allah’a hamd ve senadan ve İslam Peygamberine (s.a.a) salât ve selamdan sonra kendisini ve ilahî risâletin gerçek varislerini tanıtır ve bu esnada şöyle buyurur:

“Benim Mekke ve Mina’nın evladı; benim Zemzem ve Safa’nın evladı!”

Arap dilinde ‘İbn’ (evlat/oğul) ve bu anlamı ifade eden kavramlar, sıkı bir bağ ve sürekli bir irtibatın varlığını ifade etmek için de kullanılır. Aslında, ibadet merkezlerinin hem aslı ve kökeni hem de hürmet ve saygınlığının ana sebebi olan ‘İnsan-ı Kamil’, burada bu mekânların evladı ve varisi diye de tanıtılmaktadır. Demek ki onlar, ilkin ibadet merkezlerine varıp o mekânların ahkâmı doğrultusunda amel eder ve bu yerleri tevhid ehlinin bir şiar ve sembolü olarak tanıtırlar. İnsanları bu mekânlara teşvik eder ve bu yerlerden yüz çevirmek, karşı olmak ya da düşmanca bir tutum içerisine girmekten sakındırır ve akıbetinden korkuturlar. Böylece hem bu mekânlardaki değerlerin bir koruyucusu hem de buralardan elde edilecek semerelerin bir muhafızı olurlar. Enbiya ve Allah velileri (a.s) hacdaki ibadet ahkâm ve adabı hususunda bu rolü ifa etmişlerdir. Başka bir tabirle, onlar varoluşsal boyutlarının bir yönüyle işte bu mekânların bir fer’î, evladı ve oğulları; diğer bazı yönleriyle sultanı, efendisi ve kökenidirler.

Hz. Zeynel Abidin’in (a.s) nurânî kelamının anlamı şudur: Mekke’nin gerçek manada evladı, kıblenin ruhunu koruyan ve tavafgâhın özünü yaşatabilendir. Mina’nın gerçek evladı, vahyin insanlığa taşıdığı armağanı korumak adına canını ve kanını feda edebilen ve özveriyle kendi öz varlığını kurban verebilen ve kurbanlıklar yurduyla olan bağını bu vesileyle sağlamlaştırabilendir. ‘Zemzemin’ gerçek oğlu, İslam’ın taze fidanı meyveye dursun diye onu kanların en değerlisi ve en layığıyla sulayabilendir. Aynı şekilde ‘Safa’nın’ evladı, kalbinin hareminde hiçbir namahreme yol vermeyen ve onu her türlü kötülük ve çirkinlikten arındırıp koruyabilen, ‘Tathir Ayeti’ mucibince bütün günahlardan arınmış ve her tür zulmet ve çirkinlikten korunmuş olandır.

İnsan-ı Kamil, Masum İmam’ın (a.s) kendisidir. Nitekim onun yokluğunda ne harem ne de barındırdığı ibadet makamlarının hiçbir saygınlığı kalmaz. Zira o yoksa eğer, ne Arafat’ta ‘marifet’ ne Maş’ar’da ‘şuur’ ne Mina’da ‘büyük kurban ve takva üzere kurbanlık’ ne Zemzem’de ‘temizlik ve duruluk’ ne cemrelerde ‘şeytanın taşlanması ve tağutun recmedilmesi’ ne de haccın kendisi ve ziyaretlerde ‘apaçık ilahî ayetler’ zuhur bulur.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar