2- Haccın İslam’daki Konumu

04 December 2025 58 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 9 / 13

Yukarıdaki konunun aklî yorumu ve açıklamasıyla ilgili şunu hatırlatmak gerekir: Aklî burhan ve delil, bütün ilineksel varlık ve niteliklerin en nihayet varlığı kendisinden olan bir zata dayanmasını zorunlu bilir. Aksi durumda teselsül ya da kısır döngü söz konusu olur ki her ikisi de aklın muhal bildiği durumlardır. İşte bu yüzden olsa gerektir ki Kur’an-ı Kerim, her ne kadar örneğin ‘izzet’ hakkında “Oysa izzet ancak ve ancak Allah'a, Peygamberine ve mü'minlere özgüdür” diye buyursa da başka bir ayette diğer bütün her şeyin sahip olduğu ‘izzetin’ nihayetinde Allah’a ait olduğunu apaçık beyan eder:

“İzzet, bütünüyle Allah'ındır.”

‘Kuvvet’ hususunda da aynı kural geçerlidir. Yani her ne kadar Allah “size verdiğimize kuvvetle sarılın” ve “Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl” veya “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın” ya da “Gerçekten bu işte kuvvet sahibiyim ve güvenilir biriyim” diye buyuruyor olsa da nihayetinde açıkça şöyle bildirir:

“Şüphesiz bütün kuvvet Allah’a aittir.”

Şefaat ve sair bütün diğer olay ve olgular için de aynı kural geçerlidir. Zira bütün her şey nihayetinde, Esma-i Hüsna’nın yegâne kaynağı Hak Teâlâ’nın kutsi zatına döner. Bu demektir ki hürmet ve saygınlık Yüce Allah için bizzat söz konusu iken diğer bütün her şey için arazidir. İzzet, karşısına dikilen herkesi yüz üstü düşürecek olan Rabbimiz için bizzat iken bütün diğer her şey için ârâzidir. Yine kudret, sarsılmaz ve sonsuz güç sahibi olan Hak Teâlâ için bizzat iken diğer bütün her şey için arazidir. Evet, salt ve mutlak güç sahibi olan Kadir-i Mutlak için kudret bizzat; ama O’nun izniyle güç sahibi olan her şey için bi’l- ârâzdır.

Hem Kur'an hem de burhanın bir gereği olan yukarıdaki kuraldan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Kâbe’nin sahip olduğu bütün izzet, hürmet ve saygınlık, nihayetinde Allah’ın izzet ve hürmetine dönmelidir. Öyle ki biz ‘Kâbe’nin yıkılıp yakılması’ yahut ‘hakkın ayaklar altına alınması’ şeklinde bir ikilemle karşı karşıya kaldığımızda, hiçbir kuşkuya kapılmaksızın Kâbe’yi hakka kurban kılıp feda edebilmeliyiz. Zira bi’l- ârâz olan bir şeyin, bizzat olan bir şeyin muhafazası için feda edilmesi gerekir.

Bu hususun şerhi bakımından şunu söyleyebiliriz: Harem bölgesinin kendine özgü ahkâmı vardır. Örneğin bu bölgeye ihramsız girmenin yasak oluşu, tevhid ehli olmayanların girişine izin verilmemesi gerektiği, harem bölgesinde bulunan sahipsiz eşyayı almak ya da sahiplenmenin bazı fıkıhçılar nezdinde haram oluşu, o bölgede avlanma yasağı, haremin saygınlığını hiçe sayarak o bölgede günah işleyenler dışındakiler hariç, günahkârlara had uygulanmaması gerektiği, o bölgede bulunan ağaç ve bitkilerin kesilmesinin yasaklanması ve benzeri haremin şerefine dalalet eden ahkâm ve hem Mekke sâkinleri hem de taşrada yaşayanlar için ortak olan Mescid-i Haram’a dair bütün hükümler bu cümledendir.

Bütün bu söz konusu ahkâm, Kâbe’nin izzet ve şerefinin bir göstergesidir. Bu hususu ispatlayan delil, İmam Ali’nin (a.s) Arafat’ta vakfeye durmanın farz kılınıp da haremde vakfenin farz kılınmamasının sırrı ile ilgili şu buyruğudur:

“Zira Kâbe, Allah’ın evidir ve harem bu evin kapısıdır. Dolayısıyla o eve yönelenleri o kapının girişinde bekletir ve onların o dergâhta yalvarıp yakarmalarını diler.” Bu arada şöyle bir soru sorulur: “Peki, Maş’erü’l- Haram niçin harem bölgesinde bulunmaktadır?” İmam buyurur ki:

“Yüce Allah hacılara giriş izni verdikten sonra, ikinci bir perde ötesinde onları durdurur ve yalvarıp yakarmaları uzayınca da kurbanlıklarını sunmaları için yaklaşmalarını ister. Kir ve paslarından temizlenip kurbanlıklar vesilesiyle Allah’la kendileri arasındaki hicaba neden olan günahlardan arındıktan sonra da Beytullah’a tertemiz bir şekilde girip ziyaret etme izni verilir.”

Binaenaleyh, harem ve Mekke şehrinin özel saygınlığı ayrıca diğer bütün zaman ve mekânların sahip olmadığı bir saygınlığa sahip ‘haram aylar’ ve kurban kesme mevkiinin hürmeti tamamen Kâbe’nin saygınlık ve hürmeti dolayısıyladır. Tabi her ne kadar Kâbe, özellikle bulunduğu konum ve üzerine kurulduğu özel mekân dolayısıyla muhterem sayılsa da; öyle ki bu mekân yeryüzünün metninden göklerin derinliklerine kadar bir varlık alanına sahip bulunmakta, yeryüzündeki herkes için biricik bir kıble ve tavaf makamı sayılmakta, bütün Müslümanların hem yaşamları boyunca hem de ölümlerinde yüzlerini döndükleri bir makam olarak bilinmektedir ve o makama yönelmek Allah’a doğru bir hicret addedilmekte ve bu itibarla bu hicret esnasında gerçekleşecek her ölümün ecri, Allah yolunda muhacir olanların ecriyle eşdeğer tutulacak ve bu ecri Yüce Allah bizzat üstlenecektir.

“Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer”

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar