7. Daha önce de değindiğimiz üzere İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur: “İslam beş temel esas üzere kurulmuştur: Namaz, zekât, hac, oruç ve velayet” sonra da her birinin faziletlerini tek tek sayar ve hacla ilgili şu ayeti delil gösterir: “o evi haccetmek, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır…” ve Resul-i Ekrem’den şu hadisi nakleder:
“Allah nezdinde kabul görmüş bir hac, yirmi müstehap namazdan daha hayırlıdır.”
Oysa namaz, dinin direği ve müminin miracıdır ve Allah nezdinde makbul bir namazı eda edebilmek pek de kolay değildir.
8. İmam Bakır (a.s) haccın kuşatıcılığı ve köklü geçmişiyle ilgili şöyle buyurur:
“Âdem bin kez yaya olarak bu Kâbe’ye geldi. Bunun yedi yüzü hac, üç yüzü ise umre içindi.”
Bir rivayette İmam-ı Zaman’ın (af) da her yıl hacda hazır bulunduğunu ve halkı görüp tanıdığını, insanların da onu gördüklerini; ancak tanımadıklarını dile getirir.
9. Zürare’nin naklettiği ve yine haccın kuşatıcılık özelliğini gösteren bir rivayette Zürare İmam Sadık’a (a.s) şöyle arz eder: “Ben kırk yıldır size haccı soruyorum ve siz bana fetva veriyorsunuz!” İmam hazretleri cevap olarak şöyle buyurdu:
“Hac ibadeti Âdem yaratılmadan iki bin yıl önce de vardı. Şimdi sen bu ibadetin ayrıntılarının sadece kırk yıllık bir sürede bitmesini mi bekliyorsun!”
10. İmam Sadık (a.s) haccın insanlar üzerine farz kılınmasının sebebi ile ilgili şöyle buyurur:
“Cenab-ı Allah, insanların doğudan ve batıdan toplanarak birbirleri ile tanışmaları için… Ve Resulullah’ın anı ve eserlerini tanıyıp onun siyerini öğrenmeleri ve onu hatırlayıp unutmamaları için hacda toplanmayı farz kıldı…”
11. Ravi, İmam Sadık’a (a.s) halkın şöyle konuştuğundan bahseder: “Üzerindeki hac farizasını yerine getiren bir insan, diğer yıllarda hac yerine sadaka verse ve yakınlarına yardım etse onun için daha hayırlıdır.” İmam şöyle buyurur:
“Yalan söylüyorlar! Eğer insanlar böyle yapacak olsalar bu Beyt boş kalır. Oysaki Allah, Kâbe’yi insanlar için bir kıyam ve kıvam merkezi kılmıştır.”
12. İmam Sadık (a.s) başka bir rivayette şöyle buyurur:
“ Yüce Allah Kâbe’yi insanların din ve maişetleri için bir vesile kılmıştır.”
Başka bir rivayette ise şöyle buyurur:
“Kâbe ayakta kaldıkça din de bâki kalır.”
Bu demektir ki asıl gaye, dinin bekası ve kıvamıdır. Dolayısıyla din için bir kıyam söz konusu değilse haccın bir semeresi olmaz. Bu itibarladır ki Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur:
“Öyle bir zaman gelecek ki padişahların/yönetenlerin haccı, eğlence, zenginlerin haccı ticaret ve fakirlerin haccı dilencilik adına olacaktır.”
13. İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) haccın semere ve bereketleriyle ilgili şöyle buyurur:
“İnsanlar, cenab-ı Allah Teâlâ’nın ziyafetine bir yol bulabilsinler, ondan bolluk dilesinler, bulaşmış bulundukları günahlardan arınmış bir şekilde oradan ayrılsınlar; dönerken geçmişten tövbekâr ve geleceğe ümitvar bir şekilde dönsünler diye hac ile emrolunmuşlardır…”
Devamında ise şöyle buyurur:
“Ayrıca hacda Kâbe’nin çevresindekilerin toplanabildikleri yerlerde maişetleri temin olunur. Dahası dinde derinlikli bir ilim elde edilir ve İmamların (a.s) sözleri bütün her yer ve bölgeye yayılır. Bu minvalde Yüce Allah şöyle buyurur:
“Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.” Ayrıca şöyle buyurur: “Gelsinler kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit olsunlar…”
14. Hacc, ilahî bir ziyafettir ve hacılar, tıpkı oruç tutanlar gibi rahman olan Rabbimizin misafirleri. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Hacı adayı ve umre ziyaretinde bulunanlar, vatanlarına dönünceye değin Allah’ın misafiri ve onun ikramına mazhardırlar.”
“Üç sınıf Allah’ın seçkin kullarındandır… Hacı ve umre ziyaretçisi, zira onlar Allah’ın misafirleridirler. Öyleyse Allah’ın misafirlerine ikramda bulunması bir haktır.”
Müminlerin Emiri (a.s) “Teşrik günlerinde oruç niçin haramdır?” sorusuna karşılık şöyle buyurdu:
“Zira o topluluk (hacılar) Allah’ın ziyaretçileridirler. Onlar Allah’ın ziyafetine gelmişlerdir. Ev sahibinin misafirlerine oruç tutturması hoş olmaz!”
Elbette ilahî davete icabet edip onun ikramını hak edenlerin özel bir takım şart ve vasıflara sahip olmaları gerekir. Kur'an-ı Kerim tüm bunları hem umum ifade eden bir ifadeyle hem de yaşanmış örnekleriyle dile getirmiştir. Bu ilahî ahitleşme de Kâbe’nin mimarı ve çırağı; yani İbrahim ve İsmail’e (a.s) şart koşulan vasıflar en genel çerçevesiyle şöyle beyan buyurur:
“…Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için temiz tutun diye İbrahim ve İsmail'e ahd verdik.”