Aynı şekilde İmam Sâdık'ın (a.s) “علمه الذی یأخذه عمن یأخذه” manası verdiği “فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ” ayeti, ifade ettiği mana bakımından, genelleştirme ve halis hale getirme teorisine nasıl uygulanabilir? Nazariye ve kural, bütün durumlarda doğrulanabilir ve uygulanabilir olmalıdır. Ravi, Masum'a ayetin manası bahsinde bir soru sorduğunda bir cevap işitiyor. Bir kez daha sorduğunda başka bir cevap alıyor. Üçüncü soruda ise üçüncü bir cevap. Ravinin, Hazret'e, “Aynı ayetin manasına dair size birkaç kez soru sordum, her defasında başka bir cevap verdiniz. Neden?” sorusuna cevaben İmam şöyle buyurmuştur: “Bana yetmiş kere de sorsan yeni bir cevap işiteceksin. Çünkü Kur'an'ın bir bâtını vardır. Her bâtının da bir bâtını...” Acaba İmam'ın (a.s) her defasında ifade buyurduğu cevaplar, genel ve külli örnekler midir ki, İmam'ın tenkıh-i menât yaptığı ve genel manayı çıkartarak her defasında onun örneklerinden birini soruya cevap olarak aktardığı söylenebilsin?!
Beşincisi, bizzat Üstad'ın da bugünkü tartışmada işaret ettiği gibi, rivayetlerin lisanında Kur'an'ın “سبعة ابطن” ve “سبعین بطن” sahibi olduğu geçmektedir. Eğer tevil, manayı tarihsel ve coğrafi giysi ve kalıplardan halis hale getirip genel ve külli bir çıkarıma varmaksa acaba bu rivayetler, yetmiş bâtının, bir ayetten yetmiş genel mana elde edilebileceği anlamına geldiğini mi söylemektedir? Özellikle de yetmiş kelimesini çokluğun simgesi kabul edersek bâtınî anlamlar yediyüz anlama baliğ olacaktır. Nitekim rivayetlerin lisanı, ayetlerin tamamının böyle bir kabiliyet taşıdığını ifade eder tarzdadır.
Altıncısı, Üstad, haklı olarak tevilin Masumlarla sınırlı olmadığını vurgulamaktadır. Aynı şekilde kendi görüşünü açıkladıktan sonra bâtını teşhis etmek ve ayetlerin bâtınını anlamak, yani tevil yapmak için kimi kural ve kriterler açıklamaktadır. Bu kuralların sayısı -kendisinin buyurduğuna ve başkalarından aktardığına göre- beş kaideyi aşmıyor. Eğer bâtın ve tevilden murad, onun buyurduğu şeyse ve eğer beş basit kuralla bâtını anlamak ve tevili kullanmak mümkünse, bu durumda neden Kur'an ve hadisler tevilin konumu ve tevil yapmanın liyakatı konusunda bu kadar abartıya kaçmıştır? Böylesine basitçe ve kolaylıkla gerçekleşebilen bir işin, neden Allah'a ve râsih olanlara -rivayetlere göre bunun harici tezahürü Ehl-i Beyt İmamlarıdır- mahsus olduğunda ısrar edilmiştir? Buradan, bâtının sandığımız ve tevilin tahmin ettiğimiz gibi bir şey olmadığı anlaşılıyor.
Yedincisi, merhum Âhund da Kifaye'de “استعمال اللفظ فی اکثر من معنی” bahsinde ihtimal olarak şöyle buyurmuştur: “Belki de ilintili manalara delalet, metnin bâtınlara sahip olmasıyla aynı şeydir.” Ama hemen ardından bu konudaki tereddüdünü belirtmiştir. Şimdi soru şudur: Eğer bâtından murad, halis hale getirilmiş mana ve tevilden amaç da ilintili anlamı keşfetmekse bâtın ve tevil Kur'an'a mahsus olmayacaktır. Çünkü ilintili anlama sahip olmak ve lafzın ilintili manada kullanılması söze ve vahye mahsus değildir. Yine özel tanımıyla tevil, genel ve tenkıh-i menât manasıyla Allah'ın kelamına indirgenecek özellikte değildir. Bu sıfat her kelamda bulunabilir ve herkesin sözünü -bir münasebete sahip olduğu takdirde- çağının giysilerinden, kişisel kalıplardan ve harici tezahürlerinden arındırmak ve tenkıh-i menât yapıp manasını genişletmek mümkündür. Çünkü rivayetler ve ayetler, zâhir ve bâtına sahip olmayı vahiy ve şeriat metinlerinin özellik ve hasletlerinden kabul etmiştir. Bâtınlı olma hali ve tevil konusu o kadar önemli bulunmuş ve bu babta o kadar çok söz söylenmiştir ki, bahsin kendisi itikatların tartışma meydanı ve görüşlerin çarpışma alanına dönüşmüştür. Bunlardan biri de Üstad Ma'rifet'in görüşüdür.
Kur'an'ın özelliklerinden bâtın olma hali ve tevil de Kur'an'daki öğretilerin katman veya katmanlarını anlamaya özgü metod ve tekniktir. Aksi takdirde muhterem Ayetullah Ma'rifet'in buyurduğu anlamda bâtınlara sahip olmak ve tevile dayalı anlama metodu Allah'ın vahiy metnine münhasır değildir. Bu durumda babın rivayetleri de mevzu olma değerini ve önemini kaybedecektir.
Sekizincisi, bir teori, ilmî tenkit ve yanlışlamayla rakip teorileri sahneden çıkmaya zorladığı zaman kuvvetli ve sürekli bir mesnede dayanabilir. Üstad Ma'rifet bâtın, zâhir ve tevil babındaki görüşlerin hiçbirini tenkit edip yanlışlamamıştır. Mesela Allame Tabâtabâî'nin “el-Mizan”ın üçüncü cildinde ve “Kur'an der İslam”da zikrettiği nazariyesinin, bir kenara bırakmamızı ve durumlara uymamanın yanısıra pratikte bâtını inkar ve tevili red anlamına gelen başka bir görüşü onun yerine geçirmemizi gerektirecek ne sorunu vardır?! Sözün sonunda tekrar sergilediğimiz cesaret nedeniyle Üstad Ma'rifet'ten ve bu kıymetli ilmî mahfilde hazır bulunan, diğer üstatların, hususen de muhterem Bâbâyî beyefendinin huzurunda affımı istirham ediyorum.
Rızâyî:
Hüccetulislam ve'l-müslimin Dr. Reşad'ın konuşmasından sonra Dr. Rızâyî, Üstad Bâbâyî'yi konuşmasını yapmak üzere davet etti.
Bâbâyî: