Bazıları çok sevdiği birisini kaybettiği zaman hemen ileri geri konuşarak Allah’a isyan etmekte, şikâyet etmekte ve sızlanarak karşılaştıkları acı olaylara karşı hoşnutsuzluk göstermektedirler; çünkü sevdiklerinden ayrılmak istemiyorlar. En ufak bir acı karşısında hemen şikâyet eden ve sevdiği şeylerin elinden alınmasıyla Allah’a razı olmadıklarını gösterenler Allah’ın sevdiği kimseler değillerdir. Yukarıdaki rivâyetin devamında Hz. Musa şöyle arz ediyor:
“‘Peki, Rabbim, hangi kulunu hiç sevmezsin?’ Allah buyurdu: ‘Bütün hayır ve faydaları benden isteyen ve benim onun hayrına olan şeyi takdir ettiğimde de hemen sinirlenip razı olmayan kimseyi.’”
Allah’a güvenerek sadece O’na tevekkül edip hayırları O’ndan diledikten sonra başımıza gelen olaylar ve nefsimizin hoşuna gitmeyen şeyler karşısında şikâyetçi olmamalıyız. Mesela; Allah katından hastalık gelmişse bilelim ki, bunda bizim anlayamadığımız nice hayır ve faydalar bulunmaktadır. Allah Resûlü (s.a.a.) şöyle buyuruyor:
“Yüce Allah buyurdu: ‘Kim benim kazama razı olmazsa, verdiğim nimetlere şükür etmezse, zorluk ve belalarda sabırlı olmazsa gidip kendisine benden başka bir ilâh edinsin.’”
Yine Peygamber Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyuruyor:
“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Kullarımdan bazıları; sadece zenginlik, rahatlık ve sağlıkla dinlerinde kalıcı olacaktır (eğer bunları onlardan alacak olursam kesinlikle dinî emirlerini uygulamayacaklardır) bunun için ben de onları zenginlik, rahatlık ve sağlıkla imtihana tâbi tutacağım ki bu şekilde dinî durumları düzelsin.’”
Allah’ın kullarını imtihan etmesi sadece zorluklarla, belalarla ve fakirlikle değildir, bazen de Allah kuluna nimetler vererek sınava tâbi tutmaktadır. Böylelikle kimin vazifesine amel ettiği ve kimin de etmediği ortaya çıkmış olur. Yukarıdaki kudsî hadisin devamında Resûlullah (s.a.a.) şöyle naklediyor:
“Bazı kullarımın dini sadece; fakirlik, yokluk ve hastalıkla düzelecektir. Bunun için ben de onları fakirlik, yokluk ve hastalıkla sınıyorum ki, dindar kalabilsinler. Ben kullarımın dinî durumlarının nasıl düzeleceğini en iyi bilenimdir.”
Bütün bunlar ancak kulun mü’min olup, işlerini Allah’a bırakması, bütün hayırları O’ndan dilemesiyle olabilir, Allah da onun için ne hayırlıysa verecektir. Eğer zenginlik hayırlıysa zengin ve eğer fakirlik hayırlıysa fakir kılacaktır. Ne kadar çalışıp çabalasa bile asla zengin olamaz, çünkü onun hayrı fakirliktedir. O zaten Allah’tan neyin kendisi için hayırlıysa onu nasip etmesini istemişti ve böylelikle Allah da duasını kabul etmiş oluyor.
Yine şunu önemle tekrar edelim; insanın işlerini Allah’a bırakması ve O’ndan hayır dilemesi, boş boş oturarak hiçbir iş yapmaması demek değildir. Çalışma ve işleri Allah’a bırakmak farklı şeylerdir. İnsan kendisinin ve ailesinin rahatlığı için çalışmalı, hastalanmamak için sağlığına dikkat etmeli; ama elinde olmadan Allah tarafından bir şey geldiğinde ise bunu kabullenmelidir.
Gördüğünüz gibi bazıları sağlıklı olabilmek için birçok yola başvurup, dikkat ediyorlar, ama yine de hastalanıyorlar. Bunun aksine bazıları da sağlıklarına hiç dikkat etmiyorlar, ama hiç de hastalanmıyorlar; çünkü Allah onların sağlığı için herkesin ulaşamayacağı diğer etkenler bırakmıştır.
Peşinde koştuğumuz her şeye ulaşacağız diye bir zorunluluk bulunmamaktadır, birçok şeye istediğimiz ve çabaladığımız halde yine de ulaşamayabiliriz. Hoşumuza gitmeyen ve isteyip de ulaşamadığımız noktalarda duruma razı olup, Allah’a isyan etmemiz gerekir.
İnsanda bu ruh haletinin oluşmasının dünyadaki en büyük faydası; insanın korkulardan, stresten ve endişeden kurtulmasıdır. Her zaman mutlu ve sevinçlidir, çünkü Allah’ın rızasına boyun eğip, vazifesine amel etmiştir. Oysa “Rıza makamına” ulaşamayanlar her zaman üzgün, korkak, endişeli ve ruhsal çöküntü içerisindedirler. Zorluklar karşısında hemen sinirlenir, isyan eder, Allah’a karşı gelirler. Naklettiğimiz hadisin devamında şöyle buyruluyor:
“Benim bazı kullarım, ibadet için çaba sarf ederler, gece yarısı kalkar ve sadece benim için gece namazı kılar, kendilerini zahmete sokarlar. Bazen o kuluma olan lütfumdan dolayı bir iki gece uykuyu ona galip kılarım, sabaha kadar uyur, uyandığında üzgündür, kendisine sinirlenir (niçin gece namazına kalkamadım diye). Ama eğer ben onu kendi haline bıraksaydım ve o da ibadet etseydi, bu sefer gururlanacaktı. Bu gururlanma ve kendini beğenmişlik onun helâk olmasına sebep olacaktı; öyle ki bütün ibadet edenlerden üstün olduğunu ve çok fazla ibadet edip, eksik bir yönünün olmadığını zannedecekti. Bundan dolayı da bana yaklaştığını sandığı halde aslında benden uzaklaşacaktı.