Dost ve düşmanın bu hadisin nakledilişine dair aleyhte bir yorum yaptığı görülmemiştir. Elbette İbn Teymiyye hariç. Gadir-i Hum hadisi üzerine araştırma yapan bilginler onun kanal ve ravilerinin güvenilirliği karşısında saygıyla eğilmişlerdir. Ama İbn Teymiyye "Minhacü's-Sünne" adlı kitabında çeşitli yollarla bu hadisin yalnızca bir yalandan ibaret olduğunu ispatlamaya ve içinde barındırdığı kin ve hastalığı bu şekilde dışarı vurmaya çalışmıştır.
Aslında onun bu yöntemi tüm din bilginlerinin karşısında takındığı tavır ile aynıdır. Bu onun her konuda itirazda bulunarak farklı bir görüş ortaya koyması alışa gelmiş bir adetidir. Aşağıda onun eleştirilerine kısaca değinip, cevap vereceğiz:
Bir Şüphe:
Bir taraftan İcma ile Gadir-i Hum hikayesinin, Allah Resûlü'nün Veda Haccı dönüşünde vuku bulduğu söylenmekte ve bir taraftan da şöyle bir hadis ile karşı karşıya gelmekteyiz; Gadir-i Hum hadisi çeşitli belde ve şehirlere yayılınca, Haris adında birisi, Ebtah'da Resûlullah'ın yanına geldi ve konu hakkında sorular sordu. Ebtah ise bilindiği üzere Mekke'dedir. Halbuki bu durum, olayın yani Haris'in Allah Resûlü'nün yanına gelme meselesinin Medine'de olmasını gerektirir; Öyleyse bu rivayeti uyduran kimse, Gadir-i Hum meselesinin tarihini araştırmadan yorumlayan cahilden başkası değildir.
Cevap:
İlk olarak; Halebî kendi siresinde, Sıbt İbni'l-Cevzî kendi tezkiresinde ve Şeyh Muhammed Sadru'lalem de "Mearicü'l U'la" adlı eserinde yer verdikleri rivayette; Soru soranın mescide, Resûl-i Ekrem'in yanına geldiğini bildirmektedir. (Elbette bu rivayetin şüpheye cevap vermesi için bu mescidin Medine olması gerekmektedir.) Zaten Halebi de, özellikle Sail'in yani soru soran şahsın, Medine'de Resûlullah'ın yanına geldiğine vurgu yapmaktadır. Ama görüldüğü üzere tüm bunlar sanki İbn Teymiyye'nin gözünden kaçmış ve bunları görmeden alelacele bir karara vararak bu hadisin bir uydurma olduğu kanaatine varmıştır.
İkinci olarak; İbn Teymiyye'nin lügat ve gramer gerçeklerini görmezlikten gelmesi veya kendisiyle gerçekler arasına gözlerini kör edecek derece taassup perdeleri çekmesi; onu bu sapkınlığa düşürmüştür. Bu yüzden "Ebtah" kelimesini sadece Mekke'nin çevresinde aramıştır. Eğer hadis kitaplarına, lügat, atlas ve edebiyat eserlerine müracaat etmiş olsaydı, o kitaplarda Ebtah'ın ne manaya geldiğini kolaylıkla anlardı.
Ebtah, Arapça’da “kumlu, çakıllı dere, suyun yayılarak aktığı geniş tabanlı vadi” anlamında kullanılan bir isimdir. Bathâ da aynı mânaya gelmektedir. Ebtah’ın diğer adı olan Bathâ aynı zamanda Mekke’nin isimlerinden biridir. Yani kısaca her şehrin bir Bathâ'sı olabilir ve bu Mekke ile de sınırlı değildir anlamına gelmektedir.
Bir Diğer Şüphe:
İlim adamlarının ortak görüşü; Me'âric suresinin Mekki olduğu üzerinedir. Hal böyle olunca da Gadir-i Hum olayından on sene ya da daha fazla bir zaman önce nazil olmuştur.
Cevap:
Din alimlerinin hepsi, bu surenin genelinin Mekki olduğu yönünde ortak bir görüşe varmışlardır. Ama bu onun içerisinde yer alan ayetlerin hepsinin Mekke'de nazil olduğu anlamını taşımamaktadır. Nitekim Kuran-ı Kerim'de Mekki olup da ayetlerinin bir kısmı Medeni olan birçok sure vardır.
Başka Bir Şüphe:
Bir diğer ortaya atılan mesele de; bu ayetin Allah'a ortak koşan Mekke müşrikleri hakkında indiği şeklindedir. Lakin Allah Resûlü'nün de Mekke'de ikamet etmesi onlara inmesi gereken azabın önünü almıştır. Çünkü Yüce Allah kitabında şöyle buyurmaktadır:
وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ ف۪يهِمْۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
"Oysa sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azab edecek değildi ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah, onlara azab edecek değildi."
Cevap:
Ayette bahsi geçen azabın Mekke'deki müşriklere inmemesiyle, mezkur hikayede geçen o şahsa azabın nazil olmaması arasında herhangi bir bağlantı yoktur; zaten Allah Teala'nın eylem ve fiilleri hikmetlere göre değişiklik göstermektedir. Yüce Allah kendi ilmiyle bir müddet sonra, onlardan bir grup insanların iman edeceğini veya onların neslinden Müslümanların geleceğini biliyordu. Eğer onları bir azapla helak etseydi, Peygamberin gönderilmesindeki hedef ve hikmet oldukça yersiz olurdu.
Yüce Allah bu hikmeti, sarf ettiği sözler yüzünden dininden dönen bu şahıs hakkında görmediği için aynı Nuh Kavmi'nde olduğu gibi onu elim verici bir azapla ortadan kaldırmıştır.
Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de Nuh Kavmi için şöyle buyurmaktadır:
اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُٓوا اِلَّا فَاجِراً كَفَّاراً
"Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını şaşırtırlar ve sadece ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar."