Tehzibu’l-Luga kitabında Ezherî de (hicri 282-380) yakîni kuşkuyu ortadan kaldırmak ve bir şeyi tahkik etmek manasında kabul etmiştir (Tehzibu’l-Luga, c. 9, s. 325). Firuzâbâdî el-Kamusu’l-Muhit kitabında (el-Kamusu’l-Muhit, c. 4, s. 28) ve Allame Ebu’l-Fadl Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem b. Manzur Lisanu’l-Arab kitabında (Lisanu’l-Arab, c. 13, s. 220) aynı tarifi tekrarlamıştır.
Zübeydî Tâcu’l-Arus’ta yakînin lugat manasına dair şöyle yazar: “Yakîn ölüm manasına gelir. Çünkü can sahibi her varlık, hiç şüphe ve tereddüt olmaksızın sonunda dâr-ı fâniye veda edecektir.” Beydavî’nin sözüne istinatla yakînin ölüm manasında kullanılmasını mecazi kabul etmemiştir (Seyyid Murtaza Zübeydî, Tâcu’l-Arus, yakîn maddesi).
Kelamcılar ve filozoflar da yakîni “الیقین هو التصدیق الجازم المطابق الثابت” veya “هو اعتقاد الشیء بأنه لا یمکن الا کذا مطابقاً للواقع غیر ممکن الزوال” saymıştır.
Dolayısıyla yakîn, öncelikle bir şeyi tasdik türündendir. İkincisi, gerçeğe uygundur. Bu sebeple gerçeğe uymuyorsa cehl-i mürekkep sayılır. Yani eğer bir kimse “Güneşin soğuk olduğuna yakînim var” derse bu yakîn, kelamcıların ve filozofların örfünde kelamî yakîn değildir.Üçüncüsü, zeval bulacak bir şey değildir. Zira kelamcılar ve filozoflar açısından sadece mukallidin itikadı kuşku karşısında zeval bulabilir. Dolayısıyla mukallidin itikadına yakîn atfedilmez.
İrfan Kaynaklarında Yakîn
Sülemî (vefatı hicri 412) Tabakâtu’s-Sufiyye kitabında (Tabakâtu’s-Sufiyye, s. 139) şöyle rivayet etmiştir:
“الیقین نور یجعله اللّٰه فی القلب العبد حتی یشاهد به امور آخرته و یخرق بقوله کلّ حجاب بینه و بین ما فی الآخرة حتی یطالع تلک الأمور کالمشاهد لها”
“Yakîn, Allah’ın, ahiretini müşahede etmesi ve onun kuvvetiyle kendisiyle ahireti arasındaki her hicabı kaldırmasını sağlamak üzere kulunun kalbine yansıttığı nurdur.”
Sırr-ı Yakîn Fi Tefsiri Kavlihi Teâla: “وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” Risalesi
Telif: Abdullah Bosnevî Efendi
Kibriya sahasının sübhanı, veçhinin şühudunda hayrete düşüp hayran olunan âlemlerin Rabbine hamd ile tesbih, arz-ı beyza sahasında ervahtan mele-i a’lâya kadar mukaddeslerin O’nun cemalinin tecellisinde mest ve meskur oldukları hâlikların en güzelini cemil senayla takdis, şühud ve ayan meydanının şehsuvarı ve azimet semendini kurb ve edna sahrasına, lâ mekan ve amma fezasına süren, öyle ki Cebrail’in kanatları onunla kanatdaşlıktan düşmüş ve Hayzum’unun ayağı o alanda kaymış, izzet nurlarının hüzmelerinden sarsıntıya uğramış, oracıkta kalakalmış, mekansızlığın zirvesindeki şahbaza ve o Hazret’in cenahında şühud ve yakîn makamında, ayan mertebesinde oturmaya erişmiş Âline ve mümtaz ashabına salat ve selam olsun.
Emma ba’d: Şeyh Abdurrahman Câmî -rahmetullahi aleyh- Nefehât-i Üns kitabında büyük âriften, Şeyh Cemaleddin Bâkilnecar’ı kasdediyorum, kudsün şahbazlarının menkıbelerini beyan ederken onun şöyle dediğini nakletmiştir: Allah Teala’nın “وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” kavlinin tefsirinde ayn-ı kadimin ayânı dışında yakîn yoktur. Bazı din ihvanı, şühud ve yakîn taliplileri bu mukaffel mahal ve sırr-ı mücmeli bize getirdiler, onun şerh ve izahına iltimas ettiler. Kendilerinin iltimasına muvaffak olarak, melek-i rahmanın yardımıyla bu mahalli izah ve “وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” in bazı manalarını ifsah ettik. Bu risaleye de Sırr-ı Yakîn fi Tefsir Kavlihi Teala “وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” adını koyduk. Ve billahi’t-tevfik.
Bil ki, ey yakîn ve şühudun talibi ve ey cem’-i vücud deryasının müstefizi:
“ایدک اللّٰه بنور القدس و الأنس و رفع عن عین البصیرة أغطیة أمور الکون و الحس”.
Nitekim mezkur Şeyh der ki, bu ayetteki yakînden ilahi murad, vech-i kadimin, mucid-i kadimin zâtıyla ve vücud- i kadimle ayan olması olmasından başka bir şey değildir. Yani vech-i kadimin şühudundan ibarettir, başka bir manaya gelmemektedir. Bu da, mümkün şeylerin köleliğinden ve kevnlerin sıfat kaydından hürriyete kavuşmuş, onun zât sıfatı olan tam ibadete ve mahza ubudiyyete uyumlu hale gelmiş o kulun ibadetinin sonucudur.