Abdullah Bosnevî

04 December 2025 33 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 4 / 9

Ey gönlü aydınlık aziz ve ey makbul dost, biliyorsun ki Allah azze ve celle ins ve cinni ibadet için yarattı. Nitekim Kitab-ı Mecid’de “و ما خلقت الجنّ و الانس الّا لیعبدون” buyurmaktadır ve ibadetten ilahi murad da vech-i hakkı şühuddur. Nitekim “وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” buyrulduğu gibi. O halde ibadetten maksat, vech-i hakkı şühuddur. Hakkı şühuda yol açan ibadet ise nefis, ruh, kalp, akıl ve cismin tamamı, insanî bütün organ, uzuv ve kuvvetlerin toplamı olan, o halde her uzuv ve organının kendine has bir amel için yaratıldığı kul, onları o iş için kullanmalı; tüm isimlerin feyz masdarı, her durum ve eşyanın mercei ve masiri olan uluhiyyet hazretine uzuv ve kuvvetlerinin tamamını müteveccih ve meşgul etmeli; o raddeye varmalı ki, varlığını, kuvvet ve uzuvlarıyla zulmani tabiat ahlakından ve imkaniyye sıfat ve hallerinden kurtarmalı; o hazretin teveccüh ve mülazemetinde, sıfatlarını küllen mahvedecek ve kendi sıfatları yerine hakkın sıfatlarını geçirecek şekilde devam etmelidir. Bu mertebeye, nafilelerin kurb mertebesi adını verirler. Bu mertebede kulun sıfatları fâni olmakta, onun zâtından ibaret olan kendisi baki kalmaktadır. Nitekim Allah Teala’nın “حَتَّى يَأْتِيَكَ” kavlindeki hitap “kâf”ı, kulun zâtından ibaret “kâf” olduğuna delalet etmektedir. Öyleyse kulun memur edildiği ibadetten maksat, yakîn ve şühuda yol açan ve kerem hazinelerinin fethine sebep olan ibadettir. Varlığını, kevnî sıfatlar ve ahlaktan şu unsur kalıbına indirip bu beşeri surete inzal ederken muttasıf olduğu imkaniyye engelleri ve mertebelerinden mücella ettiği ve istidat ve kabiliyet kemaliyle zâtını ilahi sıfatlar ve gaybi feyizlerle muhalla kıldığı; kendi sıfatlarını mahvetmekten ibaret olan ubudiyyetin gayesiyle muttasıf olduğu; yaratılmasından ilahi kasıt, uluhiyyet hazretinde vuku bulan esmanın cem’i suretinde tecellisi için olduğu yere yardım alarak vardığında istidat haline geldiği zaman, bu yakîn, kulu hâsıl eder. Şu halde, istidat tamamlandığında Allah Teala, kabiliyetinin ayn aynasında kendi vechiyle tecelli eder; yahut o kulun mazharından o tecelliyi onun varlığının ayn mir’atına tecelli ettirir; veya uluhiyyet hazretinden istidat ve kabiliyetin kemaliyle intiba vechiyle kulun aynasına ya da kulun ihdasıyla o tecelliyi hayal hazretinde. Tıpkı kâmil kulun namazda hak ile kemal huzurla ihsan ve şühud rütbesine erişmesi ve hakkı tahayyül vechiyle hayal hazretinde müşahede etmesi, bunun üzerine “ایاک نعبد و ایاک نستعین” kavlindeki hitap “kâf”ıyla ona hitap etmesi gibi. Nitekim hadiste “الإحسان أن تعبد اللّٰه کأنّک تراه” geçmektedir. Feefhem.

Bil ki yakînin oluşması, onun dört mertebesinin haysiyetiyle dört rükundan münteşir olmuştur: Biri ilim, ikincisi ayn, üçüncüsü hak ve dördüncüsü hakikat.

“قال رسول اللّٰه صلی اللّٰه علیه و سلم إنّ لکل حق حقیقة و قد ثبت حقّ الیقین فلابدّ لهذا الحق من حقیقة وهی حقیقة الیقین”

Bu cihetten sonra yakînin hakikati dördüncü rükun olmalıdır. Lâkin hakikat-i seniyyedir ve geriye kalan üç rükun. O halde bu büyük ârif nezdinde, yani Şeyh Cemaleddin Bâkilnecar’ı kasdediyorum, yakînden murad ilmu’l-yakîn değildir. Çünkü ilmu’l-yakîn, müminin iman mertebesinde olur ve nebinin de muhbir melekin haberi. Bu mertebe haber mertebesidir, şühud mertebesi değildir. Bilakis murad, kulun o mertebede şühud sahibi olduğu aynu’l-yakîndir, ibadette terakki ve mahza ubudiyyetin tahakkuku itibariyle hakku’l-yakîni de, hakikat-i yakîni de kapsar. Öyleyse yakîni, “ayn-ı kadimin ayanı, vech-i kadimin şühudu hariç yakîn yoktur”a tahsis etti. Bu ayet-i kerime ve ondan önce geçen ayetler, Seyyidimiz Mustafa (s.a.a) hakkında nazil olmuştur. “حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” kavlindeki yakîn lafzı mutlak gelmiştir. Çünkü “kâf” Rasül’e (s.a.a) hitaba işaret etmektedir ve onun şühudu, esmadaki ilahi ilmin suretlerini ve imkaniyyedeki aynî mazharın sadrını şâmildir. Zira Allah’ın Rasülü ve Allah’ın halifesidir. Şu halde onun hakkında hâs olan bu iş, ondan evvelkinin âmm olmasıdır.

Bunun gibi, yakîn lafzı, yakînin dört rüknünü eşit seviyede kapsamaktadır. Çünkü mutlaktır, mukayyed değildir. Yakînin dört nevi Mustafa hakkında sahihtir. Zira o, rasül, nebi ve velidir. Şu halde, علم ان یملک muhbir ve haberinin dayandığı, muhbirin haberinin Mustafa’yı -aleyhisselam- hâsıl ettiği risalet ve nübüvvet işlerinden her biri ilmu’l-yakîndi ve böylelikle hakkın vechini şühud olan aynu’l-yakîn, hayal hazretinde ve bu şühud, nafileler kurbu mertebesinde kulun sıfatlarının fenâ olmasıyla hâsıldır. Aynı şekilde yakîn mertebesi de Mustafa’nın içe kapanma mertebesinde. Ehadiyyet ve amma hazretinde ve kâb-ı kavseyn kurbuna katılma mertebesinde ednâ, onun kendine hâs hakikatidir. Velakin Allah Teala bu yakîni ibadete taalluk ettirmiştir. Öyleyse burada onun hakkında doğru yakîn olmamaktadır. Bilakis onun ibadetinin semeresi olan aynu’l-yakîndir. Yine onun ubudiyyet mertebelerini geçmesi ve ubudiyyetin hakikatine tahakkuku itibariyle hakku’l-yakîn ve hakikat-i yakîn olur.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar