Abdullah Bosnevî

04 December 2025 33 dk okuma 9 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 6 / 9

Şu halde, kendi taayyününü mahv ve kendi zâtını fenâ etmekten ibaret olan Hakka secdeye baş koyduğu, secdeye mahsus olan kurb-i ilahi onun için hâsıl olduğu, onun hakikati, vâsılı ve varış yeri olan kendi ubudiyyetiyle Hakka ibadete rücu ettiği, onun libasına girdiği ve kendisi olmaktan çıktığında bundan önce onun için urûc ve isra vaktinde ve kâb-ı kavseyn veya daha aşağı mertebede hâsıl olmuş, o Hazret’in ubudiyyet ve velayetinin icabına has keşif ve şühud, onu, kevni mertebelerindeki hicapların kalkmasına ve beşeri sıfatlar ve imkaniyye ahlakının örtülerinin yanmasına dahil eder.

Sonra o keşif ve şühudla ilahi hakikatleri ilmiyye hazretinde ve kevni işleri imkaniyye boyunduruğunda müşahede eder. Sonra, onunla alay eden ve Hak hakkında yakışıksız sözler söyleyen o kavmin hakikatlerini ilmiyye hazretinde onların hakikatinin istihza ve inkâr olduğunu, bunun şâkilik ve sırt çevirmeyi icap ettirdiğini, onların bu âlemde bu surette zâhir olduklarını müşahede eder. Yine müşahede eder ki, kaza, onların talebi ve onların fiili icabınca onların helakine yol açmak üzere caridir.

Sonra ona, onların inkârının kendilerinin zâtının iktizasıyla olduğuna ve helaklerinin inkârlarından kaynaklandığına dair yakîn ve keşif gelir. Yakîni onların ahvalini şühuda sarf ettiğinde onların ahvalini şühuda bu keşif ve yakînle müsterih olur. Nübüvvetle gönderilmeden önce açılma ve ıtlak vaktinde ve Yaratıcının vechini şühud vaktinde hâsıl olan Rasulün (s.a.a) şühud ve keşfine sarfettiğinde ise şühud ve yakîn bu ibadetten ve bu secdeden hâsıl olmaz. Bilakis o şühud ve yakîn, o Hazret’in ubudiyyet ve velayet rütbesine hastır.

Lâkin yaratılmışlar ve kesret âlemine teveccüh sebebiyle ve davet rütbesine inzal haysiyetiyle o şühud ve yakînden perdelenmişti.

کما قال رسول اللّٰه صلی اللّٰه علیه و سلم “لی مع اللّٰه وقت الحدیث”

O halde ubudiyyete döndüğü vakit kesret âlemi, şühud-i aynından kalkacak, şühud ve yakîni zâhir olacak ve davet rütbesine inzale teveccüh buyurduğunda ise o şühud perdelenecektir. O halde ibadet, giden yakînin geri gelmesine sebep olur, hiç olmayan yakînin tahsil edilmesine değil. “وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِين” kavli buna delalet etmektedir. Çünkü şart olan ibadet mevcut bulunduğunda şarta bağlı yakînin gelmesi hâsıl olur ve yakînin gelme tekrarı, onun ibadetle tahakkuk adedince olması yakışık alır.

Öyleyse ibadet, yakînin inkişafı ve gelmesinde şarttır, onun tahsilinde değil, و مع قطع النظر عن شرط العبادة و اتیان الیقین الیه -علیه السلام- ve “ربّ زدنی علما” buyurduğu her durumda yakîn işini talep etmek uygundur. O halde nihayetsiz mümkünat itibariyle yakîn mertebelerinin de nihayeti yoktur. Tıpkı mümkünatın ve kendisinin marifetinin nihayeti olmaması gibi. Çünkü her şeyin marifetinde onun yakîni artmaktadır. Lâkin burada Allah, yakînin gelmesini Rabbi tespih, ona hamd ve secde karşılığında, ibadet mukabilinde şart koşmuştur. Öyleyse burada yakîn, mutlak itibarla var olma zorunluluğudur. O halde bu itibarla “kavlu’l-yakîn”deki elif ve lâm olmak mecburiyeti cinsi içindir.

Bu durumda yakîni, vech-i kadimin ayan olmasının kastedildiği ayn-ı kadimin ayan olmasıyla tefsir etmenin letafeti yoktur. Çünkü Mustafa (s.a.a) rasül ve nebidir. Öyleyse onun hakkında mutlak ve âmm olma hali daha önceliklidir. Ama onun havassında bu caizdir. Caizdir ki, yakîn, kavminin ahvaline nazar ve işin akıbetinde onların halini şühudla mukayyet idi.

O halde bu itibarla elif ve lâm, harici ahid içindir ve yakînden muradın, evvelinde hâsıl olan, halkı davete gönderilmeden önce onun ubudiyyetine has ve hakikatine mahsus keşif ve şühudu olması münasiptir. Öyleyse bu itibarla elif ve lâm, zihnî ahid içindir.

Bu durumda ayetin manası şöyledir:

“Ya Muhammed, Rabbini hamd ile tespih et ve bana zâtlarıyla secde edenler, onların zümresinden mühim ruhlardan olacaklardır. Bize tekarrübde bizi şühuddan fenâ bulabilmek için bana kendi zâtınla secde et. منه بدأ الأمر و الیه یعود Rabbu’l-erbab olan Rabbine ibadet et. Ubudiyyetinin keşif ve yakînin gelmesiyle nihayet bulabilmesi için zâtının vasfı olan ubudiyyetinle zâhir ol. Yani yaratılmışlar ve kesret âlemine teveccühün yüzünden senden gitmiş olan ve ondan perdelendiğin Kur’an’a keşif ve yakîn gelsin.” Bu manaya göre “حتّی” gayenin nihayeti anlamına gelir ve “zamana” anlamına gelmesi, yani illet için olması caizdir. ای: و کن من الساجدین و اعبد ربّک (o zamana kadar ki) یأتیک الیقین. Öyleyse Muhammed’in (s.a.a) secdesinden ve onun kendi zâtî ibadetine rücu etmesinden sonra ve onun hakikati olan kendi ubudiyyetiyle tahakkukundan sonra gelen yakîn ve şühud; vasıfsız ve sıfatsız mazhar olmaksızın mutlak gaybetten ve yakînsizlikten işrak ettiğinde onun vasfı zaman olabilir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar