Bil ki, bazı müfessirler yakîni ölümle tefsir etmişlerdir. Bu, Mustafa (s.a.a) hakkında doğru değildir. Çünkü nübüvvet ve davet rütbesinden hal olacağı ölüm gelinceye dek secde ve ibadete emredilmiş ve ölüme kadar Rabbe ibadete memur edilmiş olur ki bu bâtıl bir iştir. Zira onun nübüvveti ve daveti, halka, o ölünceye dek sabittir. Yine ölünceye dek ibadet edilmesi emrinden, gerekli ibadetin tahsili çıkmaktadır. Mustafa (s.a.a) hakkında bu emir, hâsılı tahsildir. Çünkü o, mahza kuldur, kâmil ubudiyyetle muttasıf olmuştur ve bu mertebeden gönderilmiştir. Fefhem.
Bil ki ey makbul kişi, Allah Teala, risalet hazretine kendi kelamında üç çeşit hitap etti:
Biri, emrin ve hitabın kastedildiği hitap, onun zâtıdır [ve] gayrısı şümule girmez. Allah Teala’nın “و من اللیل فتهجّد نافلة لک عسی ان یبعثک ربّک مقاما محمودا” kavlinde geçtiği gibi.
İkinci nev, ona hitap eder ve gayrısı şümule girmez. Allah Teala’nın “و لا تجهر بصلوتک و لا تخافت بها و ابتع بین ذلک سبیلا” kavlinde geçtiği gibi.
Üçüncü nev, ona hitap eder ve gayrısını kasteder. Allah Teala’nın “لا تجعل مع اللّٰه إلهاً آخر فتقعد مذموماً مخذولا” kavlinde geçtiği gibi. Sair misalde “ایاک أعنی و اسمعی یا جاره” denmiştir.
O halde “و سبّح بحمد ربّک و کن من السّاجدین و اعبد ربّک حتّی یأتیک الیقین” kavli birinci türden değildir. Aksine ikinci nevdendir. Çünkü onun (s.a.a) hakkında nazil olmuştur ve ümmetinin havassından gayrısını kapsamaktadır. Öyleyse yakînin keşif ve şühud manasında başkasına nispeti de caizdir, الی أن ینتهی الی الحضرة العلمیة و حضرة العماء ve ona meşhud olan şey hakkında olmalıdır ve ona meşhud olanın gayrısıyla da. Ölüm manasına gelmesi de uygundur. Zira hakkın evliya ve havassı halkı davete memurdur. Tıpkı enbiya gibi, bilakis ibadet ve ubudiyyete de memurdurlar. Ama üçüncü türden olması caiz değildir. Çünkü o Hazret hakkında nazil olmuştur. Feefhem.
Bu ayette başka bir vecih münasiptir; yani Allah Teala Nebi’nin -aleyhisselam- göğsünün müşriklerinin istihzasından sıkıştığını gördüğünde, bunun üzerine onun üzüntüsünü gidermek için “انّا کفیناک المستهزئین یجعلون مع اللّٰه إلها آخر فسوف تعملون” dedi ve onların tepetakla ve helak olacaklarını haber verdi. Bunun üzerine Rasül (s.a.a), onların helakini aynu’l-yakîn değil, ilmu’l-yakîn bildi. Zira henüz helak olmamışlardı. Onların helakini aynu’l-yakîn görmedikçe göğsündeki sıkışma tamamen kalkmadı. Ama Mustafa’da (s.a.a) bu ilahi haberle biraz rahatlama meydana geldi. Bunun üzerine onların helakini bekledi ve aynu’l-yakîn müşahede için bir köşede beklemeye koyuldu.
Sonra Allah Teala, onların helakini ona haber verdikten sonra, onları helak edene ve helaklerini aynu’l-yakîn müşahede edene dek ibadetle meşgul olması için ona tesbih ve hamdi, secde ve ibadeti işaret buyurdu. Allah onları helak ettiğinde helak oluşları vadedilen yakîn haline geldi. Zira artık aynu’l-yakîn müşahede etmişti. Öyleyse bu yakîne, helak etme şeklindeki Allah’ın fiili sebep oldu, Rasül’ün secdesi ve ibadeti değil. O halde ibadet yakînin şirki değildi, bilakis ibadete teveccüh müddetince sıkışmanın Rasül’ün -aleyhisselam- göğsünden giderilmesine sebep oldu. Bu nedenle ibadetle iştigal etmesine işaret buyrulmuştu. Öyleyse Rasül’ün (s.a.a) ibadeti onların helakiyle ve helak olduklarını aynu’l-yakîn gördüğünde nihayet buldu. “انّا نعلم انک یضیق صدرک ممّا یقولون” kavlinde Mustafa’yla (s.a.a) ilgili iki nükte vardır:
Biri şu ki, sen cihetimizden gayret edindin ve müşriklerin sözlerinden dolayı göğsün sıkıştı. Bunun üzerine biz de senin cihetinden gayret edinecek ve göğsünün onlar yüzünden sıkışmasına izin vermeyeceğiz. Öyleyse onlara sırt çevir, tesbih ve hamd ile kibriya hazretimize teveccüh göster, mühim ruhlar olan bize secde edenlerden ol, çünkü onlar kendi zâtlarıyla secde ve ibadet ederler, emirle değil. Ta ki taklidin dar geçidinden mutlaklık fezasına ulaşıncaya dek. O hazrette o mukaddes ruhların kazandığı ve o hazrette senin göğsünün de inşirah bulmasını sağlayan söz konusu keşif ve yakîn ve mekan edinme sevinci seni de içine alır ve göğsündeki sıkışmayı izale eder. Çünkü o hazrette bu suretlerin ahvali, sûreten ve hükmen değildir.