Allah, subbuh ismiyle tecelli etti mi diğer isimleri de subbuh ismi altındadır; “Güzel isimler Allah’ındır...” (Araf, 180). Elbette tecelligah ve mazhar olan şey, bütün özellikleri yansıtmaktan acizdir. Allah’ın sıfat ve isimleri sonsuz ve çeşitlidir, ama o sıfat ve isimler zatının sıfatıdır, zatı her yerde vardır öyleyse bütün kemalat her yerde vardır; eğer isimler arasında bir farklılık görülüyorsa, bu zuhur ve gizli olmasındadır, o isim ve sıfatın varlığında ve yokluğunda değildir.
Allah-u Teala, teşbihiyye isimleri ile tecelli ettiği zaman, madde ötesindekini, gayb âleminden şühud âlemine tenezzül etmiş olur (indirmiş olur); eğer tenzihiyye isimleriyle tecelli ederse, tabiat âlemini gayb âlemine götürmüş olur. Bazen insanı, kendi dergâhına götürür, bazen ise ilahi feyzi insana ulaştırır. Elbette ilahi feyzi salih insana verdiğinde madde ve tabiat âlemine ulaşıncaya kadar tenezzül ettiriyor böyle olunca artık onun ilahi kokusu ve o gayb âlemindeki özelliğine sahip olmuyor, ama insan tabiat ve dünyadan kopup madde ötesine yolculuk yaptı mı “orda var olan hiç bir gözün göremeyeceği, hiç bir kulağın duyamayacağı, hiç bir kalbin hissedemeyeceği şeyleri” müşahede eder.!
Miracın “Mebde-i Failî”si ve “Mebde-i Kabilî”si
İsrâ Suresi, iki nuranî tabirle bu iki mebde’e işaret ediyor: Birinci olarak: “Subhanellezi esra” (Noksan sıfatlardan münezzeh olan götürdü), ikinci olarak da: “bi-abdihi” (kulunu) kelimesini kullanmıştır; “bi-Resulihi” (Resul’ünü) veya “bi-Nebiyyihi” (Peygamber’ini) kelimelerini kullanmamıştır. Miraç olayında söz konusu olan, risalet veya nübüvvet değil; “ubudiyettir” (kulluk). Bu ayette Resulullah’a (s.a.a) insanlara tebliğ etmesi için bir hüküm indirilmiyor ki “Resulihi” tabiri kullanılsın. İnsanlara bir mesaj iletmesi söz konusu olunca, “Ya Eyyuhe’r-Resul” tabiri kullanılır.
Miracın “mebde-i kabilî”si, salikin (yolcunun) ubudiyetidir. Nebi, Resul ve diğer makamlar ubudiyetin gölgesinde vardır; ama bu, kim kul olduysa nebi ve resul olacak, anlamına gelmez. Lâyık olan salik, ubudiyeti sayesinde Subbuh olan Allah’a yaklaşmaktadır. “Subbuhun Kuddus” cümlesini ancak kendisini hatalardan ve günahlardan arındırmış kimse diyebilir. Batinî taharetten nasibini almamış kimse, “subhane rabbiye’l-A’lâ ve bi-hamdih” demiş olsa bile, bu zahiren tesbihdir; ama hakikatte tabiat âlemine gönül vermiş kimsedir.
Maksat şudur: Hz. Peygamber’in (s.a.a) miracının “mebde-i failî”si Allah’ın Subbuh olması olduğundan, miracı için bu failden yardım dileyen kimsenin, O’nu Subbuh sıfatıyla tesbih etmesi gerekir. Bunu da ancak tabiat âleminden kopmuş kimse yapabilir ve ancak halis kul tabiat âleminden kopabilir. Öyleyse Resulullah’ın (s.a.a) miraca kabiliyetinin kaynağı, onun halis “ubudiyetidir.”
Tekâmül ve Yükselmenin Zamanı; “Gece”
İsrâ Suresi’nde hem miracın “mebde-i failî”si (götüren), hem “mebde-i kabilî”si (giden) ve hem de gitme şartı belirlenmiş oluyor. Subbuh olan “Allah” götürüyor ve halis kul olan “Resul” gitmeyi kabul ediyor. Resul’e götürülme ve gitme liyakatini sağlayan ise, “halis ubudiyet”idir. Miraç, faile isnat edilirse, “esrâ” (yani götürdü) ve eğer kula isnat edilirse, “serâ” (yani gitti) şeklinde beyan edilir.
Miracın iki yönü vardır: Bir yönü Allah’a bağlıdır ki, buna “ifaze” denir; diğer yönü ise kula bağlıdır ki, buna da “istifaze” denir. Miracın vuku zamanını kul açısından ele alırsak, olay gece gerçekleşmiştir; ama faile (Allah’a) nispeti açısından, miracın gerçekleşmesinde gece-gündüz söz konusu değildir. Çünkü Allah’ın nezdinde (makamında) gece-gündüz diye bir şey yoktur.
Dolayısıyla bu ilâhî feyiz gece vuku bulmuştur. Çünkü söz konusu olay tabiat âlemine isnadı açısından değerlendirildiği için onun (miracın) gece gerçekleştiği ortaya çıkıyor. “Kulunu gece vakti götürdü.”
“İsrâ”, gece yapılan yolculuğa denir. “Esrâ” (Allah’ın götürmesi) ve “serâ” (Resul’ün gitmesi), “sâre” kelimesinden farklı bir manaya sahiptir. “Seyir”, ya yalnız gündüz yapılan yolculuğa veya gece-gündüz bir arada yapılan yolculuğa denir; ama “serâ” sadece gece yapılan yolculuk için kullanılır:
“Ve ışırken geceye (andolsun)”
Hz. Ali’nin (a.s) nuranî sözlerinde de bunun örneği görülmektedir:
“Sabah olup gün ışıyınca halk, gece yol alanları över.”
Ayette geçen “leyl” kelimesi de, miracın gece gerçekleştiğini teyit ediyor. “Leylen” kelimesinde bulunan “tenkir tenvini” de (tab’iz) gecenin bir bölümünde gerçekleştirildiğine işarettir. Yani bu azametli yolculuk, gecenin bir bölümünde gerçekleşmiştir.
Miracın “mebde-i failî”si Subbuh, “mebde-i kabilî”si ubudiyet ve vuku bulduğu zaman ise meşguliyetin olmadığı gecedir.
Allah-u Teala’nın geceye özel bir inayeti vardır; ona ant içmektedir; “andolsun geceye...”