Resulullah’ın (s.a.a)

04 December 2025 27 dk okuma 6 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 5 / 6

“…Biz sana gösterdiğimiz o görüntüleri, Kur’ân’da lanetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik…”

Ancak bu ayetlerin hiçbirisi, iddianın ispatı için delil gösterilemez. Çünkü “ru’yet” ve “gösterme” eylemi sadece uyku hâlinde gerçekleşmez. Eğer uyku hâlinde olduğu farz edilse bile, bu, “nişane ve ayetleri gösterme işinin” uyanık hâldeyken gerçekleşmesinin mümkün olmadığını göstermez. Çünkü yukarıdaki ayetlerin içeriği ve İsrâ ile Necm surelerindeki ayetlerden istifade edilen mana, her ikisinin de ispat makamında olduğudur. Usulcülerin deyimiyle iki müsbit delil, birinin ispati diğerinin terk edilmesini gerektirecek şekilde birbirleriyle çelişki oluşturmazlar, her birisi kendi yerinde muteberdir. Yani miraç ve göğe yükselme hem uyanık bir hâldeyken gerçekleşebilir, hem de uykuda.

Resulullah’ın (s.a.a) miraçta nişane ve ayetleri görmesi, Hz. İbrahim’in (a.s) melekût âlemini uyanıkken görmesi gibi de olabilir:

“Biz, gerçek ve şüphesiz bilgiye sahip olması için İbrahim’e göklerdeki ve yeryüzündeki kudret ve saltanatı, tasarruf ve hikmeti gösterdik.”

Bedir Savaşı sahnesini uykuda görmesi gibi de olabilir:

“Hani Allah uykunda sana onların (düşmanların) az olduğunu göstermişti...”

Dolayısıyla bu ayetlerin hiçbirisi, miracın uykuda olduğunu ispat etmez.

2- Resulullah (s.a.a) birçok defa miraca gitmiştir. Bunların hepsinin aynı olmadığı muhtemeldir. Bundan dolayı rivayetler arasındaki farklılıkları ve bazı ayetlerin zahirinin değişik algılanması veya Kur’ân müfessirlerinin beyan ettikleri farklı görüşler gibi zahirde tezat ve çelişkili olduğu sanılan ihtilafları, miracın birden fazla olması gerçeği ile bertaraf etmek mümkündür. Buna göre miraç konusunda; “Miraç, cismanî ve ruhanî mi gerçekleşti yoksa sadece ruhanî mi? Miraca ne ile gidildi? Miraca gidilen aracın özellikleri nelerdi? Miraç, uykuda mı gerçekleşti yoksa uyanık hâlde mi?” gibi konularda ihtilafın varlığı, miracın birden fazla gerçekleşmesi ile halledilebilir. Yani bazı miraçlar sadece ruhanî, bazısı hem cismanî hem de ruhanî olabilir. Bazıları araç ile bazıları vasıtasız olabilir. Bu araç bazen “Burak”, bazen “Refref”, bazen ise meleklerin kanatları, bazen de Cebrail’in kanadı olabilir. Tabii ki, bu araçların hepsinin tek bir yolculukta olduğu da düşünülebilir. Dünyadan likaullaha yapılan yolculukta birçok merhale ve derecelerin varlığı, her merhale ve aşamanın vasıta ile gidilebilecek merhaleye kadar farklı araçla gidilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

3- Miraca çıkmanın dünyevî yolculuğunun mebde-i failî ve mebde-i kabilî, Allah’ın Subbuh sıfatı ve Resulullah’ın (s.a.a) ubudiyeti sayesinde gerçekleştiği gibi, semavî yolculuğunun mebde-i failî ve mebde-i kabilîsi de bu iki sıfat (mebde-i failîde Subbuh mebde-i kabilîde ubudiyet) sayesinde gerçekleşmiştir. Birinci yolculuk İsrâ Suresi’nde, ikici yolculuk ise Necm Suresi’nde açıklanmıştır:

“Andolsun yıldıza, battığı zaman. Arkadaşınız (Muhammed), gerçekten sapmadı ve batıla inanmadı. O kendi arzusuna göre de konuşmaz, sözü ancak vahyedilenden ibarettir. Ona öğretti kuvvetleri çok çetin olan.”

Necm Suresi, Resulullah’ın (s.a.a) delalet ve sapmadan münezzeh olduğunu beyan buyuruyor. Allah’ın, ilâhî nimetler verdiği kişiler, sırat-ı müstakimde olmak gibi subutî sıfatların yanı sıra delalet ve sapmadan uzak olma ve ilâhî gazaba duçar olmamak gibi selbî sıfatlara da sahiptirler.

“Bize doğru yolu göster, nimetlendirdiğin kişilerin yolunu; gazaba uğramışların değil, delalete düşenlerin de değil.”

Resulullah (s.a.a), heva-hevese uymanın neticesinde düşülen delalet ve sapmadan arınıp kendisini ubudiyet sıfatıyla ziynetlendirme sayesinde ilâhî vahyi miraçta alma liyakatini kazanmıştır.

Miracın semavî boyutundaki mebde-i kabilîsini beyan etmede önemli bir nokta da şudur: Gerçi ubudiyet, gaybî öğretileri almada ortamı münasip kılıyor; ama kulluğun bütün merhaleleri aynı değildir. Bazı merhaleleri, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir bölümünü oluşturuyor; mesela Abdurrazzak, Abdussamed, Abdulkerim gibi. Bazı merhaleleri, “ism-i azam” veya “ism-i azim”dir, Abdullah gibi. Ama bazı merhaleleri “mutlak ubudiyet” belirten “Huve (Hu)” ile belirtilir. İsrâ Suresi’nin başlangıcında ve Necm Suresi’nde; “Allah kuluna vahyini bildirdi.” “kulu” kelimesinin zikredilmesi, belirtilen ubudiyet merhalelerinin en yücesi ve en kâmilidir. Bundan dolayıdır ki Resulullah (s.a.a) miraçta ilâhî öğretileri sözlü olarak hiçbir vasıta olmaksızın Rabbü’l-Âlemin’den alabilmiştir. Miracın dışında hiçbir yerde bu gerçekleşmemiştir. Eğer o Hazret’e miraç dışında böyle bir inayet olmuş olsa bile, bu kesinlikle o mutlak ubudiyet hüviyetinin sayesindedir.

Miracın mebde-i failîsi, surenin devamında şöyle beyan ediliyor:

“Sonra yaklaştı, yakınlaştı. İki yay kaldı araları yahut daha da yakın.”

Burada beyan edilen Resulullah’ın (s.a.a) miracının zirvesi, “Sidretu’l-Munteha” olarak nitelendiriliyor.

“En son sidrenin yanında, me’va cenneti de yanındaydı. Sidreyi, o sırada neler bürümüş kaplamıştı, neler.”

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar