İslam ve Psikoloji Açısından

04 December 2025 55 dk okuma 13 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 5 / 13

Adler de “sosyal ilgi” kavramını tanıtmıştır. Adler, sosyal ilgiyi şöyle tanımlamıştır: “Kişiye, bireysel ve toplumsal hedeflerine ulaşmak için diğerleriyle işbirliği yaptıran fıtrî yetenek.” İşbirliği yapmak için iyi sosyal ilişkilerin kurulması şarttır. Bu yüzden sosyal ilgi, sıla-i rahim kavramına çok yakındır. Adler’e göre sosyal güçler, biyolojik güçlerden çok daha fazla üzerimizde tesir bıraksa da sosyal ilgi yeteneği fıtrîdir. Bununla beraber sosyal ilgi için gerçekleşen fıtrî yeteneğimizin derecesi, bizim ilk tecrübelerimize bağlıdır (Schultz ve Schultz, 1998, çev: Yahya Seyyid Muhammedî, s. 189). Belki de bağlanma davranışının çocuğu şekillendirmesi sebebiyle Bowlby, anne ve çocuk arasındaki zarif etkileşime değiniyor. Bowlby’ye göre bağlanma davranışı hem fıtrî bir ihtiyaçtan, hem de edinimlerden ortaya çıkmaktadır ki iki önemli eylemi içermektedir. Biri çocuğa güven kazandıran ve hayatını devam ettirmek için lâzım olan faaliyetleri öğrenme fırsatı veren destek eylemi, diğeri sosyalleşme eylemidir. Yaşam döngüsü içerisinde çocuğun bağlanması anneden yakınlara, sonra yabancılara, en son da öncekinden daha büyük topluluklara doğru genişler ve çocuğun kişiliğine şekil vermede önemli bir etken hȃline gelir (Mansur, 1381).

Bununla beraber yetişkinlerin sosyal ilişkileri ve iletişim türleri, çocukluk dönemlerinde güvenli bir bağlanma yaşayıp yaşamadıklarına bağlıdır. Eğer bir şahıs çocukluğunda güvensiz bir üslupla eğitilmiş olursa yetişkinlik döneminde de diğerleriyle olan irtibatında –ki sıla-i rahim de bu irtibatın bir parçasıdır- sorunla karşılaşacaktır. Aynı şekilde çocuğun annesi, babası ve diğer akrabaları irtibat kurmak için gerekli sosyal becerileri öğretmezlerse, çocuk yetişkin olduğunda bu önemli araç, yani sosyal beceriler olmadan, irtibat kurma yetisine sahip olamayacaktır.

İnsanî ve sosyal ilişkilerden bahseden diğer teoriler arasında Karen Horney’in teorisinden bahsedilebilir. Horney’e göre biz insanların diğerleriyle kurduğu irtibatın türü, “temel endişe” karşısında kendimizi nasıl savunduğumuza bağlıdır. Horney, temel endişeyi “düşmanca bir ortamda izole edilmiş ve yardımsız kalmış olma duygusu” şeklinde tanımlar (Schultz ve Schultz, Horney’den alıntı, 1937). Horney’e göre çocuklukta temel endişeye karşı kendimizi koruyabilmek için dört yol deniyoruz: Başkalarının aşkını ve sevgisini kazanma, boyun eğme, güce kavuşma veya geri çekilme. Horney’in tanıttığı bu dört kendini koruma mekanizmasının bir hedefi vardır, o da temel endişeye karşı savunmadır. Örneğin boyun eğmeyle, şahıs başkalarından edindiği bilgiyle artık kendisine bir zarar verilmeyeceğinden emin oluyor. Aynı şekilde kişi güç elde ettiğinde diğerleri ona bir zarar veremeyeceklerdir. Bununla beraber Horney’e göre insanların birbirleriyle kurdukları irtibatların hepsinin nevrotik kökü temel endişeye dayanır. Horney, kendini koruma mekanizmalarının sonucu olan üç nevrotik eğilimi şöyle tanıtıyor:

1- İnsanlara yönelen hareket (İtaatkâr kişilik); 2- İnsanlara karşı hareket (Agresif kişilik); 3- İnsanlardan uzaklaşan hareket (Ayrı kişilik). Söylendiği üzere bu üç eğilim de nevrotiktir ve bu kişilikler sağlıklı ilişkiler kuramazlar. Eğilimlerin kökünü kişiliğin şekillenmesinden öncesinde, yani temel endişede aramak gerekir. Eğer çocukta dünyanın ve etrafındakilerin düşman olmadıkları duygusu oluşursa, Bowlby’nin dediği gibi onda bir tür güven bağı oluşur. Yetişkin olduğunda da diğerleriyle sağlıklı ilişkiler kurar. Burada çocuğu gözetenlerin rolü de öne çıkmaktadır. Şu anlamda ki, çocuğun gözetmenleri ve aynı şekilde diğerleri, çocuğu kayıtsız şartsız kabul etmeli, Rogers’ın dediği gibi çocuğa koşulsuz olumlu ilgi gösterilmeli ve yaptıklarına, özelliklerine bakmadan sadece var olması sebebiyle sevgi duydukları hissettirilmelidir. Rogers’a göre sadece bu şartlar altında gelecekte sağlıklı ilişkiler kurması beklenebilir.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar