Kur’an ve Ahlak: Temellendirme ve Kapsam Bağlamında

04 December 2025 52 dk okuma 12 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 10 / 12

Ahlak, toplumsal yaşamın gündeme geldiği her ortamda mutlaka sözü edilen bir kavramdır. Zira ahlakî yönden iyilikten veya kötülükten bahsettiğimizde iki taraf arasında cereyan eden bir olay veya davranıştan söz etmiş oluruz. Ahlak, bu yönüyle toplumsal hayatta, bireyler arasındaki ilişki ve etkileşimde belirleyici bir role sahiptir.  Zaten ahlak, bir toplumda yaşama zorunluluğundan doğmuştur ve ahlakı oluşturan o toplumun davranışlarıdır. Ahlakî esaslara dayanmayan ilişkiler bireyler arasında rekabete, karşı gelmeye, sürtüşmeye ve nihayetinde çatışmaya sebep olabilmektedir. Burada önemli olan kişinin diğer insanlara karşı sergilediği tutum ve davranışlarda ahlakî ölçülere dikkat etmesidir. Ahlakî yönden iyi davranışlar, toplumun huzur ve güvenini arttırırken kötü davranışlar toplumsal hayatı pek çok yönden tehdit etmektedir. Diğer toplumlar gibi İslam toplumu da temeli ahlakî ilkelere dayanan bir toplumdur. Ahlak, o toplumun bilim, ekonomi, yönetim, sanat, savaş ve barış gibi hayatının her alanında egemendir. İslam dininin toplum için belirlediği ahlakî hükümler tıp alanındaki koruyucu hekimlik gibi mevcut bir sorunun çözümünden önce sorunun ortaya çıkmamasını hedeflemektedir.

Nitekim bazı ayetlerde geçen “Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir” (Bakara 2/232) ve “Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temizdir” (Ahzab 33/53) gibi ifadeler öncelikle insanların fıtratlarında mevcut olan safiyeti korumaya yöneliktir. İslam dininin sosyal prensipleri toplumun istikbali gözetilerek belirlenmiştir. Çünkü bu prensipler insanlığı daima ileriye doğru yönlendirmektedir. İslam’ın toplumsal prensiplerinin bu yönüyle mevcut diğer sosyal uygulamalar ve nazariyelere kıyasla daha önde ve üstün olduğu hemen göze çarpmaktadır.

Biz burada toplumsal hayat dediğimizde, insani değerlerle donanmış bir toplumu kastetmekteyiz. Zira insanın hayvandan düşünme ve konuşma özelliği ile ayrıldığı gibi insan toplumu da hayvan sürülerinden ahlak ve fazilet duygusuyla ayrılmaktadır. Sonuç olarak bir insanın toplumdan mücerret olarak düşünülemeyeceği gibi insanların davranışları da ancak toplumsal bir ortamda bir anlam ifade eder. Nitekim Kur’an’ın temel gayelerinden birisi de yeryüzünde adil ve ahlakî temellere dayanan, yaşanılabilir bir toplumsal düzen kurmaktır.[43]

Bütün toplumlar maddi güçlerini arttırmaya, üretimlerini çoğaltmaya ve bir şekilde egemenlik alanlarını genişletmeye çalışırlarken bunları bir amaç olarak görmektedirler. Müslümanların oluşturduğu toplum da bunları yapmakla birlikte onun diğerlerinden farkı bunları amaç değil Allah’ın rızasını kazanma yolunda bir araç olarak görmeleridir.

Toplumsal ahlak; “âdetlerimize ve toplumsal işlerimize vermek istediğimiz töre (düzen)dir”[44] şeklinde tarif edildiği gibi; “İnsanın, hemcinslerine karşı yapmakla mükellef olduğu görevlerdir”[45] diye de tanımlanmaktadır. Hiç şüphe yok ki, ahlak milletlerin şahsiyetlerinin korunabilmesi için gerekli ilk temel esastır. Bundan dolayı bütün araştırmacı ve felsefecilerin üzerinde görüş birliğine vardığı üzere; nasıl ki ahlaklı olmak ferdin yararına ise, aynı şekilde toplum da fert gibi ahlaklı olmalıdır. Ferdin sahip olduğu kötü huylar onun davranışlarını nasıl bozuyorsa, bu huyların toplumda yaygınlaşması da halkı olumsuz yönde etkiler. Bu yönüyle ahlak mefhumu toplumlar için hayati bir önem taşımaktadır.

Kur’an’ın hedeflediği adâlet ve ahlak esaslarına dayalı bir toplum düzeni, öncelikle, Mekke toplumundaki sosyal ve ekonomik eşitsizlik şiddetle kınanmak suretiyle ilan edilmiştir. Kur’an bu amaçla, o toplumun birbirine çok yakın iki yönünü eleştirmiştir. Bunlardan birisi toplumun bölünmüşlüğünün belirtisi olan çok tanrıcılık (şirk), diğeri ise yine insanların bölünmüşlüğüne dayanan sosyo-ekonomik eşitsizliktir. İslam anlayışında, sosyal ilişkiler maddi çıkarlar temeli üzerine değil, karşılıklı merhamet ve sevgiden doğan bağlar üzerine bina edilmiştir. Kur’an’ın, toplumu düzeltme ve sağlamlaştırma konusunda, müspet ve menfi olmak üzere iki yönlü bir metodu vardır. Müspet yönlü olanı; bireysel ve toplumsal bir çerçeve içerisinde “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” kuralına ve bir anlaşmazlık olayında tarafları uzlaştırma çabasına dayandırır (Âl-i İmrân 3/110; Lokmân 31/9; Hucurât 49/9). Menfi yönde olanı ise; alakayı kesme kuralına dayandırmaktadır. Bu konuyla ilgili Kur’an’da, Tebük savaşına katılmayıp geri kalan üç kişi hakkında nazil olan ayetler örnek olarak verilebilir (Tevbe 9/81-84).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar