0- Sadru'l-Müteellihîn Açısından Şefaat

04 December 2025 44 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 11

b) Şefaatin Kur'an'dan özel bir ayetle çelişmesi: Şüphecilerden bir başka kesim, Kur'an-ı Kerim'den özel bazı ayetlere istinat ederek şefaat hususunda şüphe belirtmiş ve şefaatin vuku bulmasının, dikkat çektikleri ayetin açık nassına aykırı olduğu hesaba katıldığında bu meselenin mümkün olmadığını ve gerçekleşme imkanının reddedilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu kısım şüpheleri izah ederken iki kuşkuya değinerek Molla Sadra'nın cevabını aktaracağız:

b.1. Bazı şüpheciler, kıyamet günü yaşanacak hallere işaret ederken “فَمَا لَهُ مِن قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ (Kıyamet günü onun [insan] için hiçbir güç ve yardımcı bulunmayacak.)” diyen Tarık suresi 10. ayete dayanarak, şefaat bir tür nusret ve yardım olduğundan, Allah da her türlü yardım ve nusreti mutlak olarak reddettiğinden kıyamette şefaatin vuku bulmasının reddedilmesi gerektiğini beyan etmiştir.

Şüpheye cevap: Molla Sadra sözkonusu şüpheye cevap verirken, önce, kendisinin beğenmediği ve eleştirip reddettiği başkaları tarafından ortaya konan cevaplara değinmiş, sonra da kendi cevabını vermeye başlamıştır. Bir grup Müslümanın mezkur şüpheye verdiği cevap şöyledir: İstinat edilen ayette “لَهُ” kelimesinde “هاء” zamiri ihmal edilen insana rücu etmektedir. İhmal de kuvve-i cüz'iyyede olmaktadır. Bu nedenle ayet, bütünü itibariyle her türlü yardımı reddetmemektedir. Bu sebeple şefaatin vuku bulacak olması red edilemez.

Molla Sadra bu cevabı sahih ve ikna edici bulmamış ve onu reddederken şöyle demiştir: Ortaya atılan cevap “O gün herkesin öyle bir derdi olacaktır ki başkasını düşünecek hal olmayacaktır.” buyuran Abese suresi 37. ayet sebebiyle çürüktür. Bu ilahî kelam umuma delalet ettiğinden insanların tamamı başkalarından gafil ve kendi derdiyle meşgul olacak demektir. (25, s: 348).

Mezkur cevabı reddettikten sonra kendi verdiği cevabı anlatmaya başlar: Şefaatin sübutu için birtakım şartlar lazımdır. Bunların arasında, şefaatçi ile şefaate muhtaç olan arasında zâtî münasebet bulunması gerektiği vardır. “O gün Allah'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimsenin şefaati dışında hiçbir şefaatin faydası olmayacaktır.” (Tâ Hâ 109). (23, s: 258).

Öte yandan şefaatçinin, vazedilmiş ve tesadüfî değil, aklî vasıtalardan olması lazımdır. Dolayısıyla sözkonusu şartların varlığı durumunda şefaatin vuku bulması kesindir. Varolmaması durumunda şefaatin vuku bulması da muhal ve tasavvur edilemezdir. Bu yüzden şefaatin sübutu, mezkur ayetin küllî oluşunu ortadan kaldırmaz. Çünkü selb bir cihettendir, icap ise diğer bir cihetten. (25, s: 349).

b.2. Büyük günah işlemenin, bir kere bile işlenmiş olsa ateşte ebedi kalmaya yol açacağına inanan bir grup eski kelamcı, şefaati reddederken Kur'an-ı Kerim'den başka bir ayete istinat etmiş ve Bakara suresi 47. ayete (Kimsenin kimseden ücret ve ödül alamayacağı, ondan şefaat kabul edilmeyeceği, onun yerine fidye ve bedel alınmayacağı ve yardım görmeyeceği günden korkun.) dikkat edildiğinde bu ayetin şefaatin vukuunu mükerrer biçimde reddettiğini ve onu kabul etmediğini savunmuştur.

Çünkü, birincisi, ayet “Kimsenin kimseden ücret ve ödül alamayacağı”nı buyurmaktadır. Eğer şefaatin etkisinin azabı düşürmekte olduğunu kabul edersek aslında bir kişinin başka bir kişiden ücret, ödül ve karşılık alacağını kabul etmiş oluruz. Bunu kabul etmek de Kur'an-ı Kerim'in açık nassına aykırıdır.

İkincisi, ayetin diğer kısmında “ondan şefaat kabul edilmeyecek” şeklinde geçmektedir. Sözkonusu cümlenin nefy siyakında nekre kullanıldığını gözönünde bulundurursak cümlenin genel anlam taşıdığı ve her türlü şefaati reddettiği ortadadır.

Üçüncüsü, ayetin sonunda “yardım görmeyecekler” denmiştir. Şefaat bir tür yardım olduğuna ve ayetin önceki kısmında şefaat genel olarak nefy edildiğine göre şefaat özel anlamıyla da reddedilmiş demektir. (A.g.e., s: 325).

Şüpheye cevap: Molla Sadra sözkonusu şüphelere cevap verirken temel sorunun, şüphecilerin ayeti bağımsız olarak ve diğer ayetlerle irtibatlandırmayarak hesaba katması ve bu şekilde hükme varmasından kaynaklandığını söyler. Halbuki ayeti önceki ayetlerle irtibatlı olarak gözönünde bulundursak Yahudilerden bahsedildiği ve onların zannının reddedildiğini göreceğiz. Bunun izahı şudur: Yahudiler atalarının peygamber olduğuna bakarak işledikleri her günahın onların şefaatine konu olacağını ve affedileceklerini sanıyordu. Kur'an işte bu tür bir şefaati reddetmiştir, her türlü şefaati değil.

Öte yandan her ne kadar ayet zâhiren umuma delalet ediyorsa da tahsis edilebilir özelliktedir. Çünkü Müslümanlar, tevbe etmemiş büyük günah sahibinin azap göreceği hususunda görüş ayrılığına düşmüştür. Hariciler ve Mutezile gibi bazıları bu kimsenin ebedî azapta olacağına inanmaktadır. Halidî gibi başkaları ise net biçimde kesintili azaba inanmaktadır. Mürcie gibiler ise bu kimselere azabın vadedilmediğini savunmuştur. İmamiyye ise Allah'ın, kişinin tevbe etmediği bazı kötülükleri kesin olarak affedeceğine ve ehl-i kebairin azabının da ebedî olmayacağına inanır.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar