“Ba'sar” lügatte göz anlamında geçmektedir. Göz, görme ve bilgi edinme vesilesi olduğu için basar, ilim anlamında da kullanılmıştır. Eğer bu zahirî görme, bâtınında daha fazla derinlik ve dikkat ile birlikte olursa, mevzu bahis konunun muhtelif taraflarına dair ilim elde edilir ve muhtelif boyutları şahıs için açıklık kazanırsa basiret şekillenir. Bu sebeple basiret burhan manasında ve ibret manasında da geçmiştir. Bununla beraber basiret, yani kalple görmek, bir hususla ilgili gerekli ilme ve bilgiye sahip olmak ve de onun muhtelif boyutları üzerinde düşünmektir. Öyle ki muhtelif, hatta gizli yönleri şahıs için açık ve net hale gelir. Elbette bu kavram kademelidir ve çeşitli dereceleri vardır. Bunun için özel sınırlar belirlenemez.
Kur’an-ı Kerim ibretleri beyan ettiği için iki yerde açıkça, sadece basiret sahiplerinin bu durumdan ibret alacağını ilan etmektedir. Biri Âl-i İmran Suresi’nde Bedir Savaşı cereyanı beyan edilirken ve Allah Müslümanlara bahşettiği acayip zaferden bahsederken üzerinde durduğu noktadır:
“Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır.”
Diğeri Nûr Suresi’nin 44. ayetinde bulutların yerini değiştirme, yağmur ve dolu yağdırma, gece ve gündüzün dönüşünden bahsederken, aynı cümleyi aynı özel tekitlerle beyan etmesidir. Bazı tefsirlere göre “ebsâr” burada maddî ve duyusal göz anlamında değildir. Aksine kastedilen akıl açısından görme ve anlamadır. Bu, ibretin manasıyla daha uyumludur. Zira görmek için göz ve düşünüp idrak ederek ibretin hâsıl olması için basiret olmalıdır. Yoksa ibretler, gece-gündüz bütün anlarda gözlerin önünden geçmekte ama kalpler onları idrak etmemektedir.
Kur’an bir yerde de basiret ehlini açıkça muhatap alarak onlara ibret almalarını emretmektedir:
“Ey basiret sahipleri, ibret alın.”
Basirete ilaveten akıl etme de, Kur’an’da kendisine işaret edilen diğer bir kavramdır. Akıl esasen imsak ve alıkoymak anlamındadır. Istılahta ise bazen insanın ilmi idrak edebilmesi için vücuduna yerleştirilmiş kuvve-i müdrikeye akıl denir ve bazen de bu kuvve vasıtasıyla idrak edilen ve insana fayda sağlayan ilim için akıl tabiri kullanılır. Bu kelime her ne kadar Kur’an’da bir isim şeklinde geçmiyorsa da fiilî olarak 49 defa Kur’an’da zikredilmiştir. Bunların çoğu da “ya’kilûn” ve “ta’kilûn” şeklindedir. Ama “leb”, “nehy” ve “hicr” gibi Kur’an’da geçen diğer kelimeler de akıl anlamındadır.
Bu konu hakkındaki ayetlerin tamamından, Kur’anî kültürde aklın, yani ilimleri idrak eden ve gerekli marifete sahip olan gücün, insanı dalaletten alıkoyduğu anlaşılmaktadır. Zira birçok ayette geçmişteki kişilerin, kavimlerin ve milletlerin sapkınlıklarından ve beğenilmeyen işlerinden ve onların helâk olmalarından bahsedilir. Sonra “Akıl etmez misiniz?” cümlesiyle insanları bu alıkoyucu gücü kullanmadıkları için kınar:
“Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” “Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?”
Bazen Allah’ın kudretinin nişanelerinden ve nimetlerinden bahseder, sonra muhatapları bu ayetleri idrak etmeyerek neticesinde yoldan çıkmaları hususunda kınar:
“O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?”
Her halükârda lügat manasına ve de Kur’an-ı Kerim ayetlerinin siyakına teveccühle akıl etme; düşünme, muhtelif meseleleri ve ilimleri idrak etme, kendi hidayeti doğrultusunda ve dalaletini ve sapkınlığını mahvetmek için onlardan istifade etmektir. Bu mana Kur’an-ı Kerim’in ibret ehli için zikredilmiş özelliklerden biridir:
“Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır… Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır.”
Başka bir yerde ibret almayı ulu’l-elbâba, yani halis akıl sahiplerine nispet vermektedir:
“Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır.”
Bazen de bu grubu “ulu’n-nehy” ibaresiyle anar:
“Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ibretler vardır.”
Nehy, nehiyenin çoğuludur; yani kötülüklerden nehyeden akıldır.
2. Nefsin Selameti, Motivasyon ve İman:
Basiret ve marifete sahip olmak ve konu etrafında düşünmek kendi başına ibretin etki etmesi için yeterli değildir. Aksine eğitim alanın, nasihati kabul edebilmesi için salim fıtratının ve kuvvetli bir imanının olması, tarihten ve insanların başlarından geçenlerden ders almayı istemesi gerekir. Bu mana, Kur’an-ı Kerim’de ibret ehlinin özelliklerinden biri unvanıyla beyan edilen “haşyet” kelimesinde aranabilir. Nâziât suresinde Hz. Musa’nın (a.s) ve Firavun’un hikâyesi kısaca anlatıldıktan sonra şöyle beyan edilir:
“Şüphesiz bunda Allah’tan sakınıp korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.”