Haşyet, şiddetli korku anlamındadır. Ragıb bunu, çoğunlukla korktuğu şeye dair ilimle beraber olan, yüceltmeyle karışık korku anlamında kabul etmektedir. Bu sebeple “Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar.” haşyet âlimlere münhasır kılınmıştır (Ragıb Isfahânî), zira ulema, sair halka göre cihanın yaradılışı, hedefleri, Yaradan’ın azameti, ahiretteki ödül ve cezaları hakkında daha fazla bilgiye sahiptir.
Allâme Tabâtabâî Nâziât suresinin 27. ayetinin zeylinde şöyle söyler: Manası şudur ki bu hikâyede haşyeti olan, içgüdüsel olarak bedbahtlıktan ve azaptan korkan kimse için ibrettir ve insan böyledir. Bununla beraber bu cereyanda fıtratı üzere müstakim olan insan için ibret vardır. Şeyh Tûsî de kendi tefsirinde ibret almanın sadece “men yehşa”ya özgü olduğunu beyan ediyor. Çünkü bu cereyan üzerinde düşünerek ibret alan ve fayda sağlayan sadece odur, yoksa kâfir Allah’ın azabından korkmaz. Bu sebeple Bakara suresinin ikinci ayetinde şöyle buyurur:
“Takva sahiplerine yol göstericidir.”
Takva ve Allah’tan korkma, insanın O’na inandığı ve iman ettiği zamandan beri vardır. İman olduğu sürece nasihat alma, ibretleri idrak etme ve Allah’a yakınlaşmak amacıyla onları yaşamda kullanma da olacaktır.
(“Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.”-Hicr, 75).
Başka ayetler de bu noktaya işaret etmektedir:
“Şüphesiz, ahiret azabından korkanlar için bunda bir ibret vardır…” “Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.” (Zâriyât, 37)
Bu iki ayet-i kerimede ayetlerin siyakına teveccühle, ayet ibret anlamındadır ve ahiretin acılı azabından korkan kimselere nispet edilmiştir.
Açık bir şekilde ibret ehli için beyan edilmiş olan yukarıdaki şartlara ilaveten, Kur’an ayetlerinde başka özellikler de geçmektedir. Bu ayetlerde her ne kadar ibret açıklanmamış olsa da, ayetlerin siyakı ibretli konuların beyanıyla ilgilidir ve ibret ehlini, onu anlamaya ve idrak etmeye davet etmektedir. Ayetlerde düşünme: “Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.”, tefekkür: “İşte tefekkür eden bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.”, bilme: “Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır.”, işitme: “Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı?” gibi bazı özellikler zikredilmiştir. Bu özelliklerin hepsi birbiriyle irtibatlıdır ve birbirlerini tamamlarlar.
Kur’an ayetlerinde ibret ehli için zikredilen özellikleri bir araya toplayarak şöyle söyleyebiliriz: Bu dalların hepsi bir şeye geri dönmektedir. O da ibret ehlinin ibretleri anlayabilmesi için yüksek bir idrak ve marifet gücüne (basirete) sahip olması gerektiğidir. Diğer bir deyişle yukarıdaki dalların hepsi birbiriyle sıkı bir irtibat içerisindedir ve marifet sürecinin muhtelif merhalelerini teşkil ederler. Marifet süreci duyu organlarıyla, yani görme ve duymayla başlar. Bunun neticesinde zahirî bilgi ve ilim ortaya çıkar. Bu zâhir ilim üzerinde tefekkür ve akıl etme ile onun muhtelif tarafları tahlile ve incelemeye tabi tutulur. Sonra konu hakkında gerekli olan marifet, diğer bir deyişle basiret hâsıl olur. Eğer akıl ve takva (haşyet) imanla beraber bu basirete eklenirse, başka bir ibareyle ona yardıma gelirse ibret hâsıl olur. Bu durumda gerçek marifet ve basiret, kelimenin gerçek anlamıyla (yani meseleleri tüm yönleriyle tanıma ve seyr u sülûkta onu kullanma ve ondan istifade etme) tahakkuk etmiştir.
Belki de Emiru’l-Muminin’in (a.s) Nehcu’l-Belağa’nın 153. hutbesindeki sözleri bu gidişata işaret ediyor ve bu çıkarımı teyit ediyordur:
“Gören insan, doğru bir şekilde duyan ve düşünen, doğru bir şekilde bakan, sonra bilgi sahibi olan ve ibretlerden öğüt alan, sonra aydınlık bir yoldan geçen ve uçurumlara düşmekten, çıkmaz sokaklarda kaybolmaktan uzak duran kimsedir.”
Bu durum sadece onun imanından kaynağını alan ilahi takva yardımıyla mümkün olur. Zira:
“(Zamanın) ibretleri, gözünün önündeki cezalar (arasından) kendisine aşikâr olur (ve ondan öğüt ve ibret alırsa), takvasını şüphelere düşmekten korur.”
İbretleri ve hikmetleri içeren ve de hidayet kitabı olan Kur’an’ın kendisi, bu nokta üzerinde durmaktadır:
“Takva sahiplerine yol göstericidir.”
Bununla beraber ibret verme yönteminin tesir etme alanı, meseleleri tanıma ve idrak etme kudretine sahip olan ve bu meseleleri tahlil edebilen kimselerle sınırlıdır. Elbette bu özelliğin mertebeleri vardır, güçlüsü ve zayıfı vardır ve neticede kişilerin marifet kudreti birbirinden farklıdır. Bu yüzden ibretli konular ve de bunun muhtelif kişilere nasıl sunulacağı da farklı olacaktır. Eğitimci, kendi öğrencisine dair bilgisine dayanarak en münasip üslubu seçmelidir.
İbret Verme Üslupları
Bu yöntemin tanımında beyan edildiği gibi, ibret verme, eğitilen kişiye tahakkuk etmiş bir durumun ve bir cereyanın anlatılması, açıklanması ve sunulmasıdır. Bu cereyan ibretin konusu veya başka bir ibareyle kaynağıdır ve bu yöntemin kullanılması, ona teveccüh etmeden gerçekleşemez. Bu yüzden bu iki bahsi aynı yerde inceleyeceğiz.