Şüphe yok ki ikinci tabir, yani nurani kalp, selim kalp ve güzel ahlâk en azından meleklerle uyumlu değildir. Zira kalp ve benzeri, insanın idrak araçlarıdır ve sabit ve değişmez ilme ve idrake sahip olan ve neticede umumi idrak ve mana araçları olmayan soyut varlıklarla uyumlu değillerdir. Bununla beraber bu üç özellik ya sınanmış müminle ilgilidir ya da medine-i hasîn ile.
Medine-i hasînin açıklanması, bu noktanın anlaşılmasına yardım edecektir. Hısn, sağlam ve nüfuz edilemez kale anlamındadır. Hısn sahibi olan bir şehir, nüfuz edilemez askerî kaleye gibi bir şehirdir. Hasîn kelimesinin kullanılması, onun hakikî manasının dikkate alındığını gösterir. Yani kolaylıkla nüfuz edilemese de nüfuz edilmesi mümkün olan insan yapımı kalelerin ötesinde bir şeydir. Eğer hısn kelimesinin rivayetlerde iman ile ilgili usul ve esaslarla ilgili kullanımlarına bakarsak, bu kelimenin ya tevhidin hakikati veya velayetin hakikati hususunda kullanıldığını göreceğiz. Tevhid ve velayetin kalesine ise ne kendi yolu ve sahibinin izni dışında girilebilir, ne orada düşman taarruzuna maruz kalacak biri vardır, ne de kimse oraya ulaşabilir.
Hasîn Kelimesinin Kullanıldığı Örnekler
Bahsi geçen maâriflerde bu kelimenin tüm kullanımlarını incelemek ne gereklidir, ne de bu yazıya uygundur. Bu yüzden bu kelimenin kullanıldığı bazı rivayetlere değinmekle yetineceğiz.
1- İmam Ca’fer Sâdık’tan (a.s) nakledilen bir duada şöyle geçmektedir:
اللهم ان هذه النفس ... و تجعلها في حصن حصين منيع، لا يصل اليها ذنب و لا خطيئة و لا يفسدها عيب و لا معصية حتي ألقاك يوم القيمه
Bu kalenin özelliği, orada bulunanlara hiçbir günahın erişmemesi veya onların günah işlemeye karşı bir tür korumaya sahip olmalarıdır. Bununla beraber günahlardan korunma, o kaleye girmenin etkilerinden biridir. Böyle bir özelliğe sahip olan kale nedir? Birçok rivayette takva, tevhid ve velayet, bu kalenin mısdakları unvanıyla tanıtılmıştır.
2- Emirü’l-Müminin (a.s) şöyle buyurdular:
اعلموا عباد الله، ان التقوي حصن حصين
Kendini koruma, dindarlık ve Allah korkusu, sağlam ve nüfuz edilemez bir kaledir. Başka bir yerde takva, takvanın mertebeleri ve İslâm, iman ve yakinle olan irtibatı konularını ayrıntılarıyla işledik. Bu muhtasar makalede bu konuya değinmemiz bile mümkün değildir. Sadece şunu söyleyebiliriz ki içine giren kimseyi hata, günah, vesvese ve hoş olmayan düşüncelerden koruyan, içgüdülerinden ve dışardaki şeytanlardan zarar göremeyeceği, nüfuz edilemez ilahî bir kale olan takvadan kasıt onun bütün mertebeleri değildir. Sadece tevhid ve velayet ile mütenasip olan mertebelerdir.
3- Resulullah (s.a.a) tevhidi nüfuz edilemez ilahî bir kale şeklinde tanımlamıştır. Allah Teâlâ da tevhidi kale ve nüfuz edilemez kelimeleriyle tanımlamıştır. Örneğin Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
لا اله الا الله، انت حصن كل هارب
Her kim her nereden kaçsa ve korkusunu emniyete, endişesini huzura çevirmek istese tevhid kalesine sığınmalıdır.
Yine şöyle buyurmuştur:
يقول الله جل جلاله: لا اله الله حصني فمن دخل حصني آمن من عذابي
Tevhidin sağlam bir kale olduğuna ve içinde barındırdıklarına bir zarar gelmesini engellediğine dair şüphe yoktur. Sadece şu nokta dikkate alınmalıdır ki yalnız dilde söylemek, ona kavuşmak ve içine girmek için yetmez. Bununla beraber Resulullah (s.a.a) her ne kadar Allah Teâlâ tarafından gelen buyruğu naklederek
كلمة لا اله الا الله حصني فمن قالها دخل حصني و من دخل حصني امن من عذابي
buyursa ve bu cümleyi dile getirmeyi ilahî kaleye giriş ve her türlü zarardan emniyette olma sebebi olarak tanıtsa da, bu sözü diğer sözlerle şerh ve tefsir etmek gerekir. Nitekim Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurdu: “Tevhidi ikrar eden, onun kalesine girer.” İkrar sadece söylemekle gerçekleşmez. Nitekim aşağıda Peygamber ailesinin (a.s) ilimlerini anlamanın zorluğuyla ilgili rivayetlerde defalarca bu noktaya değinilmiştir.
İmam Ca’fer Sâdık (a.s) Emirü’l-Müminin’in (a.s), onların ilimlerini anlama mertebesinin üç gruba mahsus olduğuna dair hadisinin şerhinde şöyle buyurmuştur: “Bu makam meleklere sunuldu ama sadece mukarreb melekler onu ikrar ettiler. Enbiyâya sunuldu, sadece resuller onu ikrar ettiler. Müminlere sunuldu ve sadece sınanmışlar onu ikrar ettiler. Eğer ikrar sadece dile getirmekle olsaydı, mukarreb meleklere mahsus olmazdı.”
Hatta eğer ikrar, kabul etmek veya inanmak olsaydı yine de mukarreb meleklere, mürsel enbiyâya ve sınanmış müminlere mahsus olmazdı. Zira onlardan başkası da dile getirebilir ve iman edebilirdi. Dile getirmek ve imanın ilk dereceleri, tam bir yakinle anlayışa bağlı değildir, nerede kaldı ki yakinen şuhud ve daha yukarısı. Sanki gaybe inanan ve imanını dile getiren halkın geneli, buna dair tam bir anlayışa ve derin bir yakine mi sahiptir? Demek ki sağlam ilahî kaleye girmenin şartı olan tevhidi ikrar etme, onu dile getirmenin çok ötesindedir. Aksi takdirde idrak sahibi varlıklardan belli bir gruba mahsus olmazdı ve herkes ondan istifade ederdi.