İmam Ali (a.s) adaletin ve adaletçiliğin eylem ve davranışıyla tahakkuku için aydınlık bir yol göstermiş ve birtakım merhaleler kat etmiştir. Adalet sâliki bu aşamaları katederek faziletlerin en üstünü olan adalete ulaşabilir. Eğer bu merhalelerden geçmezse adaleti ne kadar isterse istesin ve adaletçilik sloganını ne kadar atarsa atsın maksat ve maksuda ulaşması imkânsızdır.
Birinci aşama
Tevhidin yanında dinin temel ilkelerinden biri olarak adalete itikat. Öyle ki, adaletin sâliki her türlü zulmü Allah'ın sahasında, kâinatta ve beşeri toplumda reddetmelidir. Bu akideye göre adalet dinin zâtı ve cevherinde yeralmakta ve onun kimliğinin bir parçasını oluşturmaktadır. Adaletin sâliki, adaletçilik mecrasında hareket etmeyi dini olarak görür ve her türlü gafleti affedilmez günah kabul eder.
İkinci aşama
Kendinden başlamak. Çünkü adalet kervanı, adaletçi insanın nefsinden geçer ve kişi ancak şahsen adil olursa adaletin sâliki olabilir. Ancak bu sayede bu ilahi meleke ruhuna nüfuz eder ve tevhide imanın ışığında ruhsal ve bedensel bütün kuvvetleri tevhid mecrasında denge bulur. Adaletin sâliki başkalarına dikkat etmekten ve başkalarını eleştirmekten ziyade kendisini muhakeme eder. Başkalarına sert davranmadan önce kendisine sert davranır. Çünkü adaletçilik binasının kendi vicdan ve imanına bina edilmesi gerektiğini bilir. Bu nedenle, eğer adil olmazsa sonraki aşamalara adım atamayacaktır.
Ali (a.s) şöyle buyurur: Kendisine zulmeden ve henüz adaleti kendisinde tesis edememiş bir kimse nasıl olur da toplumda adaleti tesis etmeyi üstlenebilir.
Ali (a.s) işte bu inanç ve görüşle, nasihat ve vaaz vermeden ya da başkalarını kınayıp ikaz etmeden önce en katı davranışı kendisine reva görürdü.
“و الله لان ابیت علی حسک مسهدا و ان اجر فی الاغلال مصفدا احب الی من القی الله و رسوله یوم القیامة ظالما لبعض العباد و غاصبا لشیء من الحطام”
“Allah'a yemin olsun ki, sabaha kadar çölün dikenleri üstünde uyanık kalsam, beni demir prangalara vursalar, bir o tarafa bir bu tarafa çekiştirseler de, Allah'ın bir kuluna zulmü reva görmeden ve en küçük bir şeyi gaspetmeden kıyamet günü Allah ve Rasülü (s.a.a) ile karşılaşmak benim için en hoş şeydir.”
Başka bir yerde yemin ederek şöyle der:
“و الله لو أعطیت الا قالیم السبعة بما تحت افلاکها علی ان اعصی الله فی نملة اسلبها جلب شعیرة ما فعلت”
“Allah'a yemin olsun ki, Allah'a itaatsizlik etmem ve bir karıncanın ağzındaki arpayı almam karşılığında göğün altındaki yedi iklimi bana verseler de bunu yapmayacağım.”
Bu cümlelerde Ali (a.s), bir valisine hitap etmektedir. Çünkü iyi biliyordu ki, eğer vali kendine hakim olamazsa adaleti gerçekleştirmek için adım atamazdı.
Ali (a.s), nefsin hevasına uymayı toplumda adaleti uygulamanın önündeki en büyük felaket olarak görüyordu. Şöyle buyurur:
“فان الوالی اذا اختلف هواه منعه ذلک کثیرا من العدل”
“Hükümran, gayri ilahi heva ve arzularına uyduğunda bu, adaletin tahakkuku ve icrasının engellenmesine sebep olur.”
Ali (a.s) seçkin ve değerli insanların özelliklerini sayarken şöyle buyurur: Alametlerinden biri şudur:
“قد الزم نفسه العدل فکان اول عدله نفی الهوی عن نفسه”
“Adaleti kendi üzerinde tesis eder ve kendini adalete uymaya mecbur tutar. Adaletin tahakkuku için attığı ilk adım, nefsin arzusunu kendisinden uzaklaştırmaktır.”
Memurlarının davranışından endişe duyduğu, her türlü yanlış anlamayı ve hatalı çıkarımı ortadan kaldırmayı gerekli gördüğünde kendi durumunu tavsif ederken şöyle buyurur:
“ولو شئت لاهتدیت الطریق الی مصفی هذا العسل و لباب هذا القمح و نسائج هذا القز و لکن هیهات ان یغلبنی هوایی و یقودنیی جشعیی الیی تخیر الاطمعه و لعل باالحجاز او الیمامة من لا طمع له فی القرص و لا عهد له بالشبع او ابیت مبطانا و حولی بطون غرثی و اکباد حری”
" Süzme balın, buğday özünün ve ipek dokumanın nasıl kullanıldığını biliyorum, isteseydim yapardım. Lakin nefsimin arzusu asla bana galebe çalamayacak. Hırsım beni giysilere sürüklemeyecek. Hicaz ve Yemame'de birisi bir lokma ekmeğe hasretken veya karnını doyuramazken ve etrafım mideleri sırtlarına yapışmış ve ciğerleri yanmışlarla doluyken ben nasıl tok uyuyabilirim.”
Üçüncü aşama
Yakınlar ve akrabalar arasında adalete riayet edilmesi, adalet her şeyden önce itikat ve iman meselesi olduğundan genel kuralın kapsamına girer. Allah şöyle buyurur:
“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارً”
“Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
Yine şöyle buyurur:
“وَ أَنذِرْ عَشِیرَتَکَ الْأَقْرَبِینَ”
“Yakın akrabalarını uyar.”
Bu nedenle adaletin sâliki eğer çevresini dizginleyip kontrol altına alamaz ve adaleti onların arasında uygulayamazsa asla sonraki aşamalara adım atamaz.