Duâ dilinden kasıt, ağızda ses şeklinde meydana gelen lafızlar ve sözler değildir, aksine bütün insanlarda tüm söyleyiş farklarına rağmen aynı olan insanın varlıksal beyan yönüdür. Duâ dilinde muhatap Allah Teâlâ olduğu için lafızların pek bir önemi yoktur, ancak duâ esnasında dilden kelimeler peşpeşe döküldüğünde ve Allah’ın dergâhına lafızlar şeklinde ulaştığında daha fazla tesire sahiptir. Bu yüzden Masum İmamlar (as) Allah’tan istediklerimizi dile getirmemizi emretmişlerdir. İmam Sâdık (as) şöyle buyuruyor:
“Allah Tebârek ve Teâlâ kulunun duâsını bilir lâkin hacetlerini dile getirmesini sever ve ona icabet eder…” (25, c. 4, s. 225)
Sözlü veya yazılı lafızlar, muhatabın konuşanın lafızlarından başka onun niyetini ve dileğini anlaması için diğer bir yolu veya onun varlıksal beyan yönü olmadığında anlam kazanır. Ama duâ dilinde muhatap Allah’tır ve duâcının kendisinden önce onun bâtınından haberdardır; hatta duâcının zamirinde şekillenmiş olan isteği, daha şekillenmeden önce bilir.
Geleneksel dilde lafız ve mana başlangıçta birbirinden ayrıdır, sonra atama yoluyla bir lafza karşılık bir mana verilir. Böylece o mana, o lafza mahsus olur. Bu merhaleden sonra konuşan muhataba kasdını anlatabilmek için lafızları ciddi bir iradeyle o manada kullanır. Bu tür bir karşılaşmada konuşanın lafızların kullanımına dair kısıtları ve muhatabın muhtelif manalarla karşı karşıya olması yüzünden hata ihtimali mevcuttur. Geleneksel dilde konuşanın kasdını anlamak, tasavvurî delalet, isti‘mâlî tasdîkî delalet ve kâşife tasdîkî delalet diye adlandırılan üç merhalede (29, c. 3, s. 140 ve c. 4, s. 716) gerçekleşir. Muhatap nezdinde anlaşılan mana, eğer konuşanın o manaları ciddi olarak kasdettiği anlaşılırsa konuşana nispet edilebilir. Bu merhaleler ve konuşanın sözlerinin zihinsel ciddi manalara dayandığının anlaşılması husulî ilim yoluyla olur. Ancak duâ dilinde esasen vaziyetin yeri yoktur. Çünkü bir lafız yoktur. Beyan ve mana birbirinin aynı ve birbiriyle müttehittir.
Mananın aynî varlığı nefiste bulunmaktadır. Beyan mananın aynî varlığına dayanarak değil, zihinsel varlıkla şekillenir. Bu merhalede önce irfan diline yakın olan duâ dili tahakkuk eder, sonra bilinen geleneksel lafızların dilden dökülmesi mümkündür. Oysa manaların varlıklarının özünü beşerî muhatapların umumuna aktaramaz. Bununla beraber beşerî muhataplar, o duâların lafızlarından kendi kapasiteleri ölçüsünde bir manalar zincirini anlayabilirler. Bu insanî beyan üslubunda mananın aynî varlığı, zihinsel varlığı değil, insanın nefsinde hazır olmadan önce Allah Teâlâ’nın nezdinde hazırdır.
“Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfal/24)
Nitekim duâ, insanın kendi isteğinin farkında olmasından önce “isteğin aynî varlığının bulunması” ise, Allah Teâlâ ondan haberdârdır ve insanın esasen konuşmasına gerek yoktur.
İmam Seccâd (as) Sahîfe duâlarında defaatle bu hakikate işaret etmiş, onu Allah’ın efdal sünnetinin gereği olarak tanıtmıştır:
“…Onlar sana ibadet etmeye kadir olmadan önce sen onların işlerinin malikiydin. Onlar sana itaate yönelmeden önce sen ödüllerini hazırlamıştın. Çünkü bu senin sünnetin lütufta bulunmak, âdetin iyilik yapmak ve yolun affetmektir…” (37/7, s. 166)
“…Ey Allah’ım! Hamd sana mahsustur. Nice ayıbımı örtüp beni rüsva etmedin. Nice günahlarımı gizleyip beni teşhir etmedin. Nice çirkin işler işledim ama sen onların üzerindeki perdeyi açmadın…” (16/21, s. 83)
“Senin, af ve rahmette, rahmet edenlerin en merhametlisi, ceza ve intikamda cezalandıranların en şiddetlisi, ululukta güçlülerin en büyüğü olduğuna yakin ettim…” (24, İftitah Duâsı)
2.3.2. Duâ Dilinin Eksikliği, Hakiki Duânın Ölçüsü Ve Mecâzî Duâ:
Duâ diliyle ilgili yapılan bu tahlil, çoğu duânın hakiki duâ olmadığını, duânın ve duâcının mecazî olduğunu ortaya koyuyor. Mecazî duânın icabet kapasitesi yoktur, bu da halkın duâlarının çoğunun kabul edilmemesinin altında yatan sırdır. Duâcı muhtelif hallerde sır ve lafız diliyle duâya oturuyor ama duâ diliyle Allah’tan istemiyor.
Bazen duâcı geleneksel bir dille isteğini Allah’ın huzuruna sunuyor ama kalbinde isteğinin aynî varlığı olmuyor. İsteklerinin manaları, huzurî ilimden değil, husulî ilimden kaynaklanan zihinsel manalar ve kavramlardır. Böyle bir duâ, yüklenen iyi anlama göre duâdır ama yüklenen genel anlama göre duâ değildir. Zira beyanın varlıksal yönü istektir ve mana ve duâ dili demek olan istek, nefiste ve kalpte yoktur. Böyle bir duâcının duâsı, boş lakırdıdan öte değildir. Zihnin tercümanı lafızların manalarıyla müttehittir, yoksa zihnin tercümanı kalple ve manayla müttehit değildir!
Resulullah (saa) böyle bir kimsenin duâsını gâfil duâsı, İmam Sâdık (as) da icabete layık olmayan hatalı kimsenin duâsı olarak adlandırmışlardır.
“Allah Teâlâ gâfil bir kalbin duâsını kabul etmez.” (22, c. 2, s. 294)
İmam Sâdık buyurdu ki:
“Allah Teâlâ, hata işleyen kalpten gelen duayı kabul etmez. Dua edince kalbinle Allah'a yönel ve duanın icabet edileceğine kesin bir şekilde inan.” (a.e)