Bu açıklama, İslami psikolojinin konusunun tam anlamıyla nefis olmadığını göstermektedir. Bundan dolayı, nefsin hangi bakımdan islami psikolojinin konusu olduğu belirlenmelidir. Felsefi ilm'ul-nefs'in konusu olması bakımından mı yoksa irfani marifatu'l-nefs'in konusu olması bakımından mı?
Fıtrat Faraziyesi
Üçüncü görüşe göre, İslami psikolojinin konusunun sınırları ''fıtrat'' kavramında aranmalıdır. Fıtrat kavramı çeşitli anlamlara geldiği için öncelikle esas alınacak anlamı üzerinde biraz durmamız gerekir. Ardından islami psikolojinin konusunun bu kavramlar üzerine inşa edilip edilemeyeceğine bakmak gerekir.
Fıtrat hakkında ileri sürülen teorileri şu kriterlere göre sınıflandırmak gerekir: fıtratı ''muhtevası'' mı yoksa ''yapısı'' bakımından mı ele almak gerekir? Muhtevayı esas alan görüş de ikiye ayrılmaktadır: salt olumlu muhtevayı ve insanın değerli benliğini fıtrat olarak algılayan görüş veya genel olarak hem olumlu ve hem olumsuz muhtevaları esas alan görüş. Bu durumda üç görüş incelenecektir: insanın olumlu benliği muhtevası ile eşdeğer olan fıtrat. İnsanın olumlu ve olumsuz benliği muhtevalarını fıtrat ile eşdeğer sayan görüş. İnsanın yapısına eşdeğer fıtrat görüşü. Şimdi bu üç bakışı özetle değerlendireceğiz.
Birinci görüşe göre, insanın benliğinde potansiyel olarak varolan birtakım idrak ve eğilimler vardır. Bunlar uygun fırsatlar ve olanaklar ortaya çıktığında gelişirler. Aksi takdirde tahrif edilmiş ve hastalıklı bir şekilde dışa vuracaklardır. ''Her bütün, parçalarından büyüktür'' ve ''iki eşit parça, üçüncü parça ile eşittirler'' gibi idraklar ve Allah'a yöneliş, hakka yöneliş, adalet ve cemal arayışı da insan fıtratında yer alan eğilimlerdir. Abartılmış idraklar ve olumsuz eğilimler ise, fıtratın tahrife uğramış yönleri sayılırlar.
İkinci görüş, aslında birinci görüşün eleştirisi şeklinde ortaya çıkmıştır. İnsanın fıtri yönlerinin olumlu özellikleri ile sınırlandırılmasını reddederek bu anlayışın insanın fıtri niteliklerini tanımlarken belirleyici kriterlerden yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Başka bir deyişle, kritersiz hakemlik yapılamaz. Sadece kimi nitelikleri seçerek fıtri sayıp diğerlerini insanın tahrif edilmiş fıtri yönleri olarak belirleyemeyiz. Bir şeyin fıtri olup olmadığı hususunda daha açık kriterlerin belirlenmesi gerekir. Bu görüşe göre, insanın fıtri nitelikleri; kimi zaman tezahür eden ve kimi zaman yok olan nitelikler değil, onun ayrılmaz bir parçasıdırlar. Böyle ise, örneğin artık adalet arayışı artık fıtri bir nitelik olmaktan çıkar. Zira insanoğlunun her zaman adalet için mücadele ettiğini savunursak aynı zamanda her zaman zulüm işlmeye eğilimli olduğunu da ortaya koymuş oluruz. İnsanlık tarihi sürekli adalet mücadelesine sahne olduğu kadar, onun işlediği zulümlerin de tanığıdır. Bundan dolayı, insanın zorunlu nitelikleri olarak adlandırılan özelliklerinin köklerinin derin fıtratında olduğunu ileri sürüyorsa, onun doğal niteliklerinden birinin de zulüm etmek olduğunu da kabul edilmelidir.
Üçüncü görüşün tercih ettiği yönteme, yapısalcı yaklaşım diyoruz. Bu teoriye göre, yukarıda belirtilen iki görüşün yaklaşımına rağmen, fıtratı muhteva olarak değil yapısal bir olgu olarak anlamak gerekir. Başka bir ifadeyle fıtrat, birtakım belirli algılar ve eğilimler -olumlu veya olumsuz- değildir. Fıtrat -fiilinin yapısından da anlaşıldığı gibi bir türün masdarıdır- bileşiktir ve parçaları değil bütünü esas alır. Bu sebeple, muhtevayı değil yapıyı esas alır. Bu teoriye göre, insan fıtratı, onda var olan özel bir bileşen ve yapıya sahiptir. İçgüdü ve isyan gibi zıtları bir arada bulunduran bir bileşendir. Bu zıtların bir araya gelmesinden elde edilen sonuç hareket ve dinamizmdir. Hareket ve dinamizm de beraberinde çeşitli amaçları ortaya çıkarır. Fakat küçük amaçlar, insanı tatmin etmeyecektir. İnsan bu tür amaçlara bel bağlarsa bir süre sonra umutsuzluğa kapılır ve fıtratı gereği (yapısal bileşen) sonraki dinamiklere yönelecektir. Ancak Allah, böyle bir kabı doldurabilir ve vuslatla sükünete erer. Bu yapısalcı bakış açısı, meşhur fıtrat ayetinin ''insanları üzerinde yarattığı fıtrat'' ilkesini, ''insanları onun için yarattığı fıtrat'' anlamında gözönünde bulundurmaktadır. Din, insanı fıtrat ve yaratılış kaynağı olarak dikkate alması gerekirken, insanın fıtri çabaları ve dinamizmi sayesinde ulaşabileceği bir hedef ve son olarak görmektedir.