Kur’an ve Siyaset

04 December 2025 30 dk okuma 8 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 8

1.6. Birlik/Beraberlik

Kur’an birer mümin ve İslam ümmetinin birer parçası olarak, bütün Müslümanlardan ümmetin birliğini koruma hususunda hassasiyet göstermelerini emretmektedir. Kuşkusuz ümmetin tamamını veya belirli bir kesimini yönteme konumunda bulunan şahsiyetler, ellerindeki imkânlara paralel olarak daha çok sorumluluk sahibidir. Kur’an’da bu durum mealen “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.[15] şeklinde ifade edilmektedir. Ayrıca, ayrılığın müminlerin değil, aksine iman etmeyen ve bu nedenle akılsız olarak değerlendirilen toplumların vasfı olduğuna dikkat çekilerek, birlik ve beraberliğin korunmasının, mümin olmanın bir gereği olduğu ifade edilmektedir.[16] Buna göre ümmetin bölünmesine, parçalanmasına ve ayrışmasına neden olacak her türlü neden ortadan kaldırılmasına ve ümmetin siyasi bir bütünlük içerisinde varlığını sürdürmesini sağlayacak tedbirlerin alınmasına son derece önem atfedilmektedir.

2. Hz. Peygamber’den Sonra Müslümanların Siyasi Faaliyetleri ve Fırkalaşma

Kur’an’da, ümmetin bütünlüğünün devamı, adaletin sağlanması ve hayatın her alanında kardeşliğin hüküm sürmesi için her türlü öneri bulunmaktadır. Hz. Peygamber de hayatta iken, bu hususa riayet etmiş, ashabı arasında etnik, sosyal ve ekonomik hiçbir ayrımı dikkate almadan ahlak, liyakat ve takva üzere kurulu bir hiyerarşi oluşturarak, bu doğrultuda insanlık tarihine örnek olabilecek bir toplum meydana getirmiştir. Köle ve zenci kökenli olan Zeyd b. Harise’nin, Kureyş’in ileri gelenlerinin de katıldığı Mute seferinde komutan atanması, yine zenci olan Bilal’in müezzin olarak tayin edilmesi gibi örnekler, bu durumu, açık bir şekilde ifade etmektedir. Yüce Allah, o toplumu şu mealdeki sitayişkâr ifadelerle övmektedir:

“Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”[17]

Ayetin mealinden de anlaşılacağı üzere, aç olduğu halde yemeden yediren, susuz olduğu halde içmeden içiren, yorgun olduğu halde dinlenmeden dinlendiren bir toplum tasvir edilmektedir. Kaldı ki bu toplum daha düne kadar birbirlerini yok etmeye çalışan düşmanlardı.

Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra, onun oluşturduğu erdemli toplum savrulmalarla karşı karşıya kalmış ve siyaset alanında başlamak suretiyle manipülasyonlara açık hale gelmiştir. Hz. Peygamber, erdem merkezli oluşturduğu toplumun diğer bütün alanlarda olduğu gibi siyaset alanında kendi işlerini çözmek üzere kendi hallerine bırakmış, bir kısım fırkaların iddialarının aksine herhangi bir şahıs ya da zümreyi imamet/hilafet vazifesini deruhte etmek üzere belirlememiştir. Bu nedenle içerisinde yaşadıkları kültür ve tecrübelerin de etkisiyle, Hazrec Medine’nin yerlisi ve ileri geleni olmasını dikkate alarak liderleri olan Sa‘d b. Ubade’yi, Hz. Peygamber’in kabilesi olan Benî Hâşim’e mensup olması onun en yakın akrabası itibariyle Hz. Ali ve onun gibi düşünenler onun imam/halife olması gerektiği düşüncesindeydiler. Ancak bilinen gelişmeler neticesinde, ümmetin birliğini koruma ve devam ettirme kaygısıyla Hz. Ebubekir Halife seçilmiş, onun vefatından sonra ise benzer kaygılarla onu tarafında Hz. Ömer tayin edilmiştir. Hz. Ömer ise kendisinden sonra görüşlerine itibar ettiği kişiler ile seçilmemesi kaydıyla oğlu Abdullah’ın katılımıyla 7 kişilik bir heyeti imam/halife seçmek üzere görevlendirdi. Bu heyet, Hz. Osman’ı seçti. Ancak Hz. Osman’ın bir kısım uygulamalarının da sebep olduğu siyasi gerilim ortamı, onun katledilmesiyle neticelendi. Ondan sonra her ne kadar Hz. Ali Halife seçilmiş ise de ortalık bir türlü durulmadı ve bir daha İslam ümmeti içerisinde tam olarak birlik sağlanamadı. Hz. Hasan’ın Muaviye b. Ebû Süfya’la anlaşarak hilafeti ona bırakması, Hâşimî-Emevî çatışmasının bir süreliğine bitmesini sağlasa da daha sonraları hem iki kabile merkezinde cereyan eden çatışmalar hem de başka fırkaların ayrıştığı görülmektedir.

Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra Sahabe arasında ortaya çıkan ilk görüş ayrılığı, Ensar’ın Benî Saîde’de toplanarak Hazrec’in lideri Sa‘d b. Ubâde’yi halife seçmek istemesi, Hz. Ebubekir ve arkadaşlarının müdahalesiyle, Hz. Ebubekir’in halife seçilmesiyle ortaya çıktı. Ensar’ın muhalefeti bireysel kaldı ve önemli sosyal gerilimlere sebep olmadı. Hz. Ali ve çevresi de her ne kadar başlangıçta bu işin, bir bakıma oldu bittiye getirilerek, kendilerinden habersiz yapılmasına muhalefet etse de bu muhalefet daha ileri boyutlara götürülmeden sona erdirildi. Hz. Ebubekir’in Benî Saîde’de yaptığı konuşmasında, Resûlullah’ın sağladığı birliğin devam etmesi için, Kureyş’ten bir halifenin seçilmesi gerektiğine dikkat çektiği görülmektedir. Dolayısıyla halifenin kim ya da kimlerden olması gerektiği dinî değil, sosyal ve stratejik bir karardır. Böyle olduğu için de genel-geçer bir karar olmaktan daha ziyade ümmetin maslahatını dikkate alan ve güncel/tarihsel bir karardır.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar