Kutsal metinlerin hermenötiklerinde metnin anlamında çokluk bulunduğuna inanç, vahiy metinlerinin anlamın çok sayıdaki katmanlarından şekillendiği düşüncesinde önce çıkmaktadır. Kimi zaman metnin anlam katmanı kutsal kitabın zâhir ve bâtını olarak ifade edilmiş, kimi zaman da vahiy kelamının zâhirî anlamından ve bâtınî anlam veya anlamlarından sözedilmiştir. Bu düşüncelerde vahiy metinlerinin basamaklı yapısı genellikle evrenin varlık binası ve insanın ilahî sistemiyle karşılaştırılmıştır. Metnin anlam mertebeleri de yorumcunun manevi mertebeleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu grup anlayışları İskenderiyeli Filon, Origenes, Augustinus, Thomas Aquinas gibi Hıristiyan ve Yahudi bazı düşünürlerin eserlerinde ve aynı şekilde Sadru’l-Müteellihin Şirazî, İbn Arabî, Sadruddin Konevî gibi Müslüman filozof ve müfessirlerin birçok yazılarında görmek mümkündür.
Örnek vermek gerekirse, milattan sonra birinci yüzyılın Yahudi düşünürü olan İskenderiyeli Filon[1] lafza dayalı[2] anlam veya hakiki mana karşısında simgesel ve temsilî[3] anlam ya da istiareli[4] anlamdan sözeder. Filon, ilahî kelamın bu iki anlam katmanını nefis ve beden arasındaki ilişkiyle karşılaştırır. (Levy, 2018). Milattan sonra ikinci yüzyılın Hıristiyan filozof ve ilahiyatçısı Origenes[5] de onun kitabını emsal alarak Kitab-ı Mukaddes’in üç anlam katmanını içerdiğini savunur; lafza dayalı veya tarihsel anlam, hükme dayalı anlam ve mistik anlam. O, bu katmanların her birinin sırasıyla insanın varlık sahalarından birine, yani cisim, nefis ve ruha dönük olduğuna inanmaktadır. (Zalta, 2018).
İslamî gelenekte Sadru’l-Müteellihin Şirazî, Esfar külliyatının yedinci cildinin başında kutsal metindeki üç anlam sahasına işaret eder: A’lâ söz, vasat söz, süflî söz. (Sadru’l-Müteellihin, Esfaru’l-Erbaa, c. 7, s. 5-6). Ayete’l-Kürsi tefsirinde de vahiy kelamın doğası ve üslubu üzerinde kısaca durur ve bu bahis içinde tefsirin üç tarzını ele alır: Lugat ehlinin tarzı, akletme ehlinin tarzı ve ilimde râsih olanların tarzı. (A.g.y., Tefsir-i Kur’an, c. 6, s. 34-35). Tefsirin en iyi metodunu, vahiy kelamın zâhirinden bâtınlara geçiş olarak kabul eder ve kendisinin de ayetleri tefsir ederken bâtınî anlatım tarzını önde tuttuğunu belirtir. (A.g.e., c. 4, s. 150). Sadra, Mefatihu’l-Ğayb‘ın ikinci miftahından dördüncü fatihasında dört tefsir meşrebi ve tarzını ele alıp inceler. Birinci meşrep, filolojik tefsir yöntemine dayanan çoğu fakih ve muhaddisin tefsir yaklaşımıdır. Sadra böyle bir yaklaşımı “teşbih yöntemi” olarak adlandırır ve onun karşısında, özelliği ayetler üzerinde dikkatlice düşünmek olan “tenzih yöntemi”ni zikreder. Daha sonra bu iki yaklaşımın uzlaştırılmasıyla tesis edilen “teşbih ve tenzihin birleştiği yöntem”e değinir. Sonunda da “teşbih ve tenzihi red yöntemi”ni Kur’an’ın tefsiri için en liyakat sahibi metot olarak tanıtır. Bu tefsir yaklaşımının ilimde rasih olanların yöntemi olduğuna inanmaktadır. (A.g.e., Mefatihu’l-Ğayb, s. 73-75).
Henry Corbin vahiy metinlerini kutsal fenomenler olarak görür ve bu metinlerin manasındaki çokluğa inanmayı Yahudi ve Hıristiyan geleneklerin ve aynı zamanda İslamî geleneğin de ortak özelliği sayar. İslam-i İranî: Çeşmendazhâ-yi Ma’nevî ve Felsefî / İslam-i İran: Manevi ve felsefi perspektifler kitabında “Kutsal Kitabın Görünümü” başlığı altında bir bölüm açar ve Batı hermenötik düşünceleri ile Şiilerin Kur’an tefsiri babındaki görüşlerinin aynı istikamette olduğunu temel alan iddiasını ortaya koymaya çalışır. Böylelikle bir yandan hermenötik düşüncelere ilgi duyan İranlı okuyucunun ona katılmasına fırsat yaratacak, diğer yandan hermenötik düşünceler ile Kur’an tefsirine ilişkin teoriler arasında irtibat kurmanın peşinde olan Batılı okuyucunun bu fikirlere iştirak etmesini sağlayabilecektir. (Corbin, İslam-i İranî, s. 247-248).
İslam-i İranî‘nin yazarı, diğer eseri Tarih-i Felsefe-i İslamî‘nin başında Kur’an’ın ruhani tefsirinden kapsamlı biçimde bahsederek Kur’an’ın manevî tefsirinin Şiilerin felsefî düşüncesinin kaynakları arasında neden ve nasıl yer aldığını göstermeye çalışır. Corbin, Sadru’l-Müteellihin’in bazı Kur’an ayetlerini tefsirini Şiî irfanının ışığında yapılmış tefsir sayar. Ondan sonra Allame Tabatabaî’ye ve Kur’an’ın ruhanî tefsirlerinden biri olarak Tefsiru’l-Mizan‘a değinir. Burada Kur’an’ın mertebeleri bulunduğunu ve bâtınlar içerdiğini yazmıştır. (A.g.e., Tarih-i Felsefe-i İslamî, s. 9-25).